RTE ile Etiketlenmiş Yazılar
3 şey
Emrah Öner tarafından, Genel kategorisi altında, 18 Eylül 2009 tarihinde gönderildi
Bir Fenerbahçe’linin hayatta en sevmediği 3 şey…
Biraz takım oyunu bilen, isimsiz futbolculara sahip, soğuk bir rakip.
Ayak altında dolaşan 6 tane hakem.
Ve Galatasaray’ın, Avrupa’da maç kazandıktan 2 saat sonra Fenerbahçe’nin yenilmesi.
Üçü de malesef Perşembe gecesi gerçekleşti, ve Fenerbahçe yenildi.
Aslında maça ne hakemin tesiri oldu, ne de başka bir şeyin.
Bir tek şeyin etkisi oldu, onu da Fenerbahçe ters anladı.
Sezon başında Fenerbahçe’nin bu sene ısıracağı deklare ediliyor.
Ve hakikaten Fenerbahçe yavaş yavaş ısırmaya başlıyor. Fakat karşı takımı değil, bizzat kendini ısırıyor.
Manisa ve Bursa maçlarında takım “Biraz koşan, biraz kapanan, ayağa pas ile çıkan, biraz da Alex’i tutan takım beni pidenin arasına koyar ve iftarı öyle açar” diye bas bas bağırıyor, fakat Daum, ne Mehmet Topuz, ne Özer, ne de Semih’i düşünüyor veya onları hazırlıyor. Varsa yoksa, hep o ezberlediğimiz ilk 11.
Daum’un inadını hepimiz biliriz.
Meşhurdur, Almanca’da “Das Baykal inadı” da derler.
“Herr hausun die bi ein idir” onun sözüdür mesela.
Türkçesi, “Ben Anelka’yı klübede oturtmuş adamım, Mehmet Topuz’u mu oturtmayacağım? Üstelik ben transfer etmemişim.”
Fakat burada Daum’un hiç suçu yok
Burada en büyük suç yine çarkın içindeki bazı fanatiklerin.
5 haftada gereksiz şişirilmiş bir Fenerbahçe, 2 yıldır baş tacı edilen bir Güiza, devamlı Milli Takım’a seçilen bir Kazım, menajerlerin yeni oyun hamuru Santos, her bayramda helalleşilmesi beklenen Roberto Carlos vs.
Benim en çok üzüldüğüm nokta, maç 2-1 devam ediyor, Fenerbahçe’nin yüklenmesi gerek, fakat Twente hala pres yapıyor.
Aynı mantıkla, Panathinaikos 3-1 yenik. Hala bastırıyor.
Tamam çok beceriksizler, lakin sanki maçın rövanşı varmış gibi saldırıyorlar.
Niye?
Çünkü adamlar sadece topuk pası, röveşata için doğmamışlar.
Herhangi bir profesyonellik için doğmuşlar ve eğitilmişler.
Terzilik için, kuaförlük için, futbol için okula gitmişler, disipline edilmişler.
Örnek mi?
Hollanda’da İstanbul arazisi kadar çim saha var. Bomboş.
Üzerinde ya 2 kişi öpüşüyor, ya 10 kişi top oynuyor.
O 10 kişi de zaten Türk.
Sahalar bomboş, biz de olsa zaten çimi yeriz, peki orada nasıl futbolcu yetişiyor, ve bizi geçiyor?
Futbolcu boş sahadan yetişmiyor ki, okuldan yetişiyor.
Okulda, takım oyununu, maçı bırakmamayı, fizik gücünü nasıl kullanacağını, yardımlaşmayı, transferin nasıl yapılacağını öğreniyor.
Hollandalı futbolcu, antrenmandan sonra İngiltere Ligi’ni seyretmiyor ki.
Mesaisine bakıyor.
Fransız futbolcu, Portekiz U19 Milli Takımı’nın kalecisini bilmiyor ki.
Rus futbolcu, Bucaspor maçı ile ilgilenmiyor ki.
Fakat bir Türk hepsini biliyor, ve takip ediyor.
Peki takip ediyor da ne oluyor?
En iyi bilgisayar oynuyor, yorum yapıyor, kupon yapıyor.
Bütün memleketin tek işi bu.
Sadece teoride ve hayallerde.
Çünkü futbolu o kadar çok seviyoruz ki, herşeyi yaparız zannediyoruz.
Çünkü severek ve amatör ruhla herşeyi hallederiz diyoruz.
Bir örnek daha mı?
Kovalainen, Raikkonen, Hakkinen, Kankkunen, Mäkinen ve 50 tane daha bilmem neynen.
Bizim atalarımız ciritciymiş, güreşçiymiş de, bu Finlandiya’lıların ataları şöförmüymüş?
Evlerine giderlerken, uzun hızlı düzlüklerden, keskin S’lerden mi geçiyorlarmış?
Peki kaç yaşından beri karting eğitimi alarak disiplin, soğukkan, ciddiyet, sistem rafinerisinden geçmişler?
15 mi?
50 mi?
Hiç zannetmiyorum.
Bu şekilde Fenerbahçe’nin de, Türk futbolunun da bir yere geleceğini zannetmiyorum.
Acil müdahale şart diyorum.
Hatta korkuyorum, çünkü tüm Türkiye bir el atsa, o güzel Türk Basketbolu’muzu da bitirebileceğimize inanıyorum.
Arjantin’e de Kakaladılar
Emrah Öner tarafından, Genel kategorisi altında, 07 Eylül 2009 tarihinde gönderildi
Sen yıllarca Müslüman kardeşine, Bosna’ya yardım et, asker gönder, herşeyini ver; sonra Bosna Hersek – Ermenistan maçında Bosna Hersek puan kaybetsin diye dua et. İşte Türkiye A Milli Takımı ve onun patronlarının bizi Güney Afrika’dan önce getirdiği o kutsal nokta.
Türkiye A Milli Takım, tarihinin 5193. final maçına çıktı, ve Estonya’yı parçaladı.
Gökhan Zan sezonu açtı ve Arda A Milli Takımı’nın 600.final golünü attı.
Çarşamba günü 5194. final maçı, sonra zaten sırasıyla 5195. ve 5196. final maçları var.
Ben zaten Türkiye’nin bir tane final olmayan maçını biliyorum, onda da sanırım tek forvet Zeki Rıza Sporel’di.
E huyumuz kurumasın mı şimdi?
Kurusun.
Kurusun, kurusun da bir de şöyle diyorlar…
İngiltere’nin tarzı belli, Almanya’nın belli, Brezilya’nın belli, Türkiye’nin tarzı belli değilmiş…
Nasıl belli değil?
Sen değil misin, sabah saati 06:56’a kurup, traşı, makyajı, banyoyu, kıyafeti, çantayı hazırlayıp 07:00’de servise yetişen?
Sen değil misin, bütün lise hayatın boyunca, 15 gün dışarda kardan adam/kadın yapıp, Pazartesi sabahı dönem ödevini bitirmeye çalışan?
Sen değil misin, 3 ay yazın plajda büyük baş hayvan gibi yatıp, son gün iş/okul/dershane/kiralık ev arayan?
Sen değil misin uçağa/vapura/trene/seminere/doktor randevusuna salise kala girmeye çalışan?
Peki yine sen değil misin, 4 sene T cetveli taşıyıp, 2 sene master, 4 sene doktora, 2 sene tekrar master yapıp, 50 yaşında paralı askere giden?
Sensin di mi?
Evet sensin.
İşte 11 tane sen, Çarşamba günü bir final maçına daha çıkıyor.
Ve sanki ipler bizim elimizdeymiş gibi, yine her yerde reklamlar, yine biz kimiz, biz Ayşeyiz, biz Fatma’yızlar..
Cyborg gibi 10 salise içinde 25 tane şey düşünen Ardalar…
Arda, biraz daha formda olsa, yarım salisede Euro 2008 3.lüğünden buralara nasıl düştüğümüzü hemen bulacak.
Veya Fatih Terim, sahayı, organizasyonu, primi, o kadar şeyi düşünene kadar Bosna Hersek’in 4 yılda nasıl geriden gelip bizi solladığını, bütün futbolcularının Avrupa Ligleri’nde nasıl oynar duruma geldiğini, her maçımızı alsak bile Bosna’nın kime ve nasıl puan kaybedebileceğini düşünüp bulsa, yeter ve artar bile…
Biz kim miyiz?
Biz buyuz işte…
Bir de tabi hangi akla hizmet maçın Kayseri’de oynandığını çözebilse çok iyi olur.
Maçların hepsini almamız lazım, karşı tarafı parçalamamız lazım, o yüzden seyirci lazım, bağırmak lazım.
Fakat maçtan çıkan tek ses; cips sesi.
Niye cips?
Çekirdek yasaklandı ya.
Kayseri – Gaziantep maçına gitmiştim, stad gerçekten güzel.
Gerçi şehire UFO inmiş gibi duruyor. Fakat esas seyirci başrolde.
Tanımlanamamış seyreden cisim.
Hiç kimse ne bağırıyor, ne seviniyor, ne üzülüyor, ne ayağa kalkıyor.
İnsan bir tepki verir, inanın biri sahaya çakmak atsa üzülmeyeceğim.
Dost acı söyler, buralarda malesef milli maç olmuyor, çekilmiyor, seyredilmiyor.
Lakin aynı gece, sahura kalktık, Arjantin – Brezilya maçı var.
TV’nin sesini neresinden kısacağımı şaşırdım.
O maç ve seyirci ayrı yazı olur, fakat kısaca özetlersek; Elano hiç birşey yapmadan, Andre Santos idare ederek maçı bitirdi. Elano’nun yerine Kaka ortada oynayınca, Elano sadece frikikleri kullandı. Onda da Brezilya bir gol attı.
Fakat genel olarak bu arkadaşları nasıl kadroya çağırdıklarını hala anlamıyorum.
Fakat Brezilya malesef eski Brezilya değil.
Çünkü artık pozisyon da vermiyor. Eskiden yine 1-2 pozisyon bulma şansınız vardı, fakat bu Lucio, Luisão, Gilberto ile artık o pozisyonlar da hayal.
Messi bile arada eridi gitti, ve Brezilya grup lideri olarak Arjantin’i ezdi geçti.
Tekrar dönelim bize..
Bize ne olur?
Hiç merak etmeyiniz, her zamanki gibi arkamız çok sağlam.
Çünkü mübarek aydayız.
Yukardaki bizi hiç yalnız bırakmadı.
Hele Fatih Terim’i hiç bırakmadı.
Ne Norveç maçında (İbrahim Kaş sakatlanmasa, futbolumuzda Gökhan Gönül diye biri olmayacaktı), ne Çek Cumhuriyeti maçında, ne de Hırvatistan maçında…
Yüce Rabbim’in bir tek Liverpool – Beşiktaş maçında biraz işi vardı.
Bir de Sigma maçında biraz yoğundu…
Son söz; Çarşamba günü felaket bir maç bizi bekliyor.
Takımların denk olması, iki takımın da formda olması, ikisinin de yükselen değer olmasından dolayı değil.
Çünkü tahmin ediyorum, Bosna Hersek Milli Takımı da komple oruç tutuyordur.
Her ne kadar biri ben Boşnak’ım derse, Müslüman olduğunu, Hersek’leyim derse Hırvat olduğunu belirtiyordur fakat yine de çok ortada bir maç.
Bu yüzden kazanan Alem-i İslam olacak.
Fenerbahçe için iftihar vakti
Emrah Öner tarafından, Genel kategorisi altında, 21 Ağustos 2009 tarihinde gönderildi
Sahura saatler kala Trabzon iftarını 3 golle açtı. Sivas pide kuyruğunda dayanamadı, 3 tane de o yedi. Fenerbahçe ve Galatasaray sofraya bir oturdu, rakipleri 7 gol yedi. Aslında 11 ayın sultanı Ramazan, herkesin rızkına göre verdi.
Bir kere daha gördük ki, ne Honved, ne Sion, ne de Levadia bizim rakibimiz, fakat aynı mantıkla ne Sivas, ne de Trabzon Avrupa’nın rakibi.
Bence ortada bir problem bulunuyor, ki bu problem eşittir ciddi maçlar öncesi abuk sabuk takımlarla oynanan eleme maçları ve bunun neticesindeki ajanda yoğunluğu, sakatlıklar, cezalılar ve vesairelerdir, ve bu sonsuza ıraksayacak denklemi çözmek için de 2 yol vardır.
Birincisi, toplayacaksın bütün Avrupa’yı, 1600 takımlık bir Lig yapacaksın, Haziran, Temmuz, bayram, noel, Cumartesi, Pazar, gece-gündüz herkes maç yapacak,
Tabi ki buna Bursaspor, Wycombe, Guimaraes de dahil, çünkü ne Sion Kasımpaşa’dan, ne de Levadia Keçiörengücü’nden iyi bir takım.
E bir de çağırmazsan Gaziantep’i, Kidderminster’i, onlara çok ayıp olur.
Böylece bütün takımları Ultra Mega Avrupa Lig diye birleştirmiş olacaksın, bu şekilde hepsi rahatlayacak, ter atacak, forma ve kültür değiştirecek, ne bileyim en azından televizyona çıkacak ve UEFA’nın istediği gibi herkes bir gün ünlü olacaktır.
İkincisi, bizim İddia CEO’su Mert Aydın’ı UEFA’ya göndereceksin, Sion, Mion, Levadia, Lavanta, ne varsa daha kafadan mülakatta eleyecek.
Yahu bu takımların Avrupa’da işleri ne?
Zaten bir maç gecenin 21:30’unda, öbür maç 21:45’inde.
Teravihden daha kalabalık bir grup, çay bahçesinde ellerinde çekirdek Elano’yu bekliyor.
Yarın iş var, güç var, sahur var.
Milletin uykusu gelmiş, hala Alex olsaydı 3 olurdu diyor.
Yahu 3 olsa ne olur, 30 olsa ne olur?
Senin ayarın mı o takımlar?
Tabi bu arada kimse kusura bakmasın, ortalıkta Sivas’ın ayarı bir takım da yok, Trabzon’un akranı olan bir takımda.
Bu konu aslında gidiyor geliyor, Şampiyonlar Klüpler Kupası’nın, yani Galatasaray’ın en son oynadığı sene olan kupanın statüsünün değiştiği tarihe denk geliyor.
O zamanlar kupaya sadece liglerinde şampiyon olan takımlar katıldığı için, en azından o kupanın bir ismi, bir havası, bir anlamı vardı.
Şimdi herhangi bir kupa için o ligden 15 takım, bu ligden 7 takım, şu ligden 1 takım alıyorsun, ve hatta bunları alırken de ortaya bir katsayı, bir matematik koydum diyorsun.
Mesela şu takım puanını, şu ülke puanı ile topladım, şu ligden 10 takım gelecek, diyorsun.
Peki o zaman aynı mantıkla bir hesap-kitap yap, geçen seneki futboluna bak, transferlere bak,
De ki, kardeşim bu sene Türkiye’den, şu şu şu takımlar gelecek. Estonya’dan, Macaristan’dan malesef takım alamıyoruz.
E Türkiye’den gelemeyenler ne olacak?
Gelemeyen arkadaşlar ilk önce düzgün takım kuracak, bir kere de 100 tane yeni adam transfer etmeyecek, seyircisi çekirdek yemeyecek, fundemental kelimesinin anlamını öğrenecek, ondan sonra gelecek, burada yer işgal edecek.
Çünkü herkesi biz buraya alırsak buranın anasını ağlatırsınız.
O zaman belki başımızı taşa vurmadan önce, oturup düşünürüz.
O zaman belki “Trabzon 3-1 yenildi, ve turu zora soktu” diye demeç vermeyiz.
Örnek, ya Sivas geçen sene yanlışıkla şampiyon olsaydı ve Şampiyonlar Ligi’ne direk katılsaydı…
İşte bizde bir otokontrol olmadığı için, nasıl UEFA stada geliyor, inceleme yapıyor ise, yetkililer gelecek, takımlara bakacak, ve diyecek ki, “Burada Kamanan var, tamam, Yattara var, güzel, fakat burada Petkovic, Yasin, Serkan Balcı var. Kusura bakmayın, bu şartlarda bizim bu takımları Avrupa Lig’ine almamız mümkün değil.”
Çünkü Avrupa Ligi’nin bir ismi var, bir anlamı var, diyecek.
Sakın yanlış anlaşılmasın, Sivas ve Trabzon ömür boyu hiç bir yere gitmemeli değil.
Önce takımını kuracak, Diyarbakır’ı yenecek, üst üste takımları ezecek, ondan sonra oraya çıkacak.
Bu konu her takım için söz konusu.
Tabi ki bu seneki Beşiktaş’ın Şampiyonlar Ligi için de geçerli.
Maçlara gelince…
İki maça da, yani hem Fenerbahçe, hem Galatasaray maçına bakmaya çalıştım.
Fakat pek maç yazısı yazmayı sevmem.
Hele böyle 2 abuk sabuk maç için hiç bir şey yazamam.
Fenerbahçe ve Galatasaray’ın bu sene nasıl bir kadroya, nasıl bir sisteme, nasıl oyunculara sahip olduğunu söylemem mümkün değil, çünkü karşı tarafta ilk önce düzgün, sağlam, kurgulu, güçlü bir takım olacak, ondan sonra ben Elano, Dos Santos diyeceğim, 4-2-1-3, 4-2-3-1 yazacağım.
Burada tabi en sevindirici konu, Fenerbahçe’nin artık Avrupa’nın 2. ve 3. sınıf takımlarını çok rahat geçiyor olması. Bunu zaten Galatasaray yıllardır yapıyordu ama, Fenerbahçe için bu konular henüz 2003 senesinden itibaren başlamıştı.
Bir de en iftiharlık konu, Fenerbahçe’nin artık Alex’siz de yenebilmesi.
Artık siz bu konuya iftihar mı dersiniz, utanç mı dersiniz bilmiyorum.
Tarihte Bugün
Emrah Öner tarafından, Genel kategorisi altında, 13 Ağustos 2009 tarihinde gönderildi
Mark Twain, 14 Ağustos 1909: “Ekim, hisse senetleri üzerinde spekülasyon yapmak için özellikle tehlikeli aylardan biridir. Diğerleri ise; Temmuz, Ocak, Eylül, Nisan, Kasım, Mayıs, Mart, Haziran, Aralık, Ağustos ve Şubat’tır.” 14 Ağustos 2009: “Didem Erol, iki yıldır beraber olduğu Quentin Tarantino ile ilişkisini iki hafta önce noktalamıştır. Ünlü yönetmen, yeni filminin beklediği başarıyı yakalayamaması nedeniyle bunalıma girmiş ve bu da ilişkilerine yansımıştır. Tarantino’nun filmin Avrupa’daki gala turuna yalnız gitmek istemesi de bardağı taşıran son damla olmuştur.”
14 Ağustos 1997
Cim-Bom yönetimi, bir yılı aşkın bir zamandır sürdürdüğü proje çalışmalarını tamamlayıp GSGM’ye kabul ettirince stadın kiralanmasına onay çıktı. 1998 yılı Mart ayında yıkılacak olan şimdiki Ali Sami Yen Stadı’nın yerine yenisi inşa edileceği öğrenildi. Galatasaray yöneticisi Mustafa Sarıgül, Sarı-Kırmızılı taraftarların takımlarını daha rahat bir şekilde izlemesi ve çıkışlarda evlerine daha kolay gidebilmelerini sağlayacak olan yeni stadın 1999 yılına kadar tamamlanmasını hedeflediklerini söyledi.
Fenerbahçe’de hazırlık döneminde ortaya koyduğu futbolla büyük beğeni kazanan ancak Elazığ maçında sakatlanan Ali Nail’in bu sezon futbol oynayamayacağı belirtildi.
14 Ağustos 1998
Trabzonspor’un lig ve UEFA Kupası’nda aldığı beklenmedik sonuçlardan sonra Teknik Direktör Milne, futbolcularını Altay’a konsantre etmek için takımı maçtan iki gün önce İzmir’e götürdü.. Asbaşkan Hikmet Onur, “Gereken tedbirleri alıyoruz” dedi
14 Ağustos 1999
Genk, Gineli golcüyü Oulare’yi F.Bahçe’ye vermeyeceğini açıkladı. Uzun süredir forvet arayışını sonuçlandıramayan F.Bahçe, Oulare konusunda Genk Kulübü’nden bir kez daha veto yedi. Belçikalı yöneticilerin yaptığı ‘Oulare’yi vermeyeceğiz’ şeklindeki açıklamanın ardından, bugün Gineli golcüyü izlemek için Belçika’ya gideceği açıklanan yardımcı antrenör Turhan Sofuoğlu’nun uçak bileti iptal edildi. (15 gün sonra Oulare Fenerbahçe’ye imza attı.)
14 Ağustos 2000
Ligin ilk sınavında sergilenen oyundan sonra , F.Bahçe Kaptanı Ogün şöyle konuştu: “Mirkoviç gibisini görmedim. Arkamı dönüyorum, top benden kaçmış. Baktım Mirkoviç rakibin başına cellat gibi dikilmiş. Çok hızlı ve konuşmadan topunu oynuyor. Rüştü bu sezon çok rahat olacak. Orta sahamız mükemmel. Lazetiç otobanda kaplumbağa gibi giderken yanınızdan geçen bir Ferrari gibi. Deparları, tüm arkadaşlarını oyuna hızlı girmeye zorluyor. Ali Güneş bir kelebek. Rüzgâr gibi yön değiştiriyor.”
Beşiktaş Teknik Direktörü Scala, sözleşmesinin sürmesine rağmen Sellami’yi, Yimpaş Yozgat maçında +1 olarak sahaya sürmezken, 3-0′lık galibiyet sonrası, “Şimdilik bu kadro ile devam” kararı aldı. 4 resmi maçın 3′ünde sahaya ilk 11′de çıkan, ancak ilk yarılarda oyundan alınan yeni transfer Dimitri Khlestov’a da sahip çıktı.
14 Ağustos 2001
G.Saray Teknik Direktörü Lucescu, havaalanında Sergen Yalçın’ı kenara çekti ve birebir konuştu: “Dört kilo fazlan var. Bu kilolar yalnız idmanla kaybolmaz. Lokmayı kes, iradene sahip ol. Sana verilmiş bu yeteneğinin kıymetini bil.”
14 Ağustos 2002
Fenerbahçe Teknik Direktörü Werner Lorant, Feyenoord karşısında aldıkları 1-0′lık yenilginin büyütülmemesi gerektiğini belirterek, ‘‘Sahamızda oynayacağımız rövanşı farklı skorla kazanarak Şampiyonlar Ligi’ne kalacağız’’ dedi. Trabzon’da oynatmadığı Mustafa Doğan’ı dün rakibin silahı Van Hooijdonk’u tutmakla görevlendiren Lorant, yeni transfer Steviç’i de ilk 11′de oynattı.
14 Ağustos 2003
Tribünlerde her geçen gün çoğalan küfüre Diyanet el koydu. Hutbede, küfrün İslam dinine yakışacak bir davranış ve özellikle futbol maçlarında taraftarların birbirine sövmelerinin de dinen doğru olmadığına dikkat çekti.
Derry City maçında ikinci yarıda forma giyen Rüştü Reçber, başarılı kurtarışlarıyla beğeni topladı. El Mundo Deportivo ve Sport gazeteleri, Rüştü’nün Juventus önündeki gibi topa hakim ve defansta güven verici bir görüntü çizdiğini yazdılar. Teknik Direktör Rijkaard’ın Rüştü ile Valdez arasında zor bir seçim yapması gerektiğini, iki kalecinin de ülkenin en formda eldivenleri olduğunun altını çizdi. (Rüştü, 17 gün sonra Fenerbahçe’ye kiralandı.)
14 Ağustos 2004
Fenerbahçe, 91 gün sonra Samsun maçı ile Kadıköy Şükrü Saracoğlu Stadı’nda taraftarlarının huzuruna çıktı. Uzun uğraşlar sonrasında transfer edilen Brezilyalı yıldız Alex de Souza da ilk kez Fenerbahçe formasıyla ter döktü. Sambacı’nın yanısıra Serkan, Deniz, Murat, Önder ve Fabiano da Kadıköy’ün atmosferine ilk kez tanık oldu.
14 Ağustos 2005
Beşiktaş’ın iki yeni transferi Kleberson ve Ailton bugün ilk kez Siyah-Beyazlı formayla İnönü’ye çıktı. Ailton ilk maçında ilk golünü attı.
14 Ağustos 2006
Fenerbahçeli futbolcu Kemal Aslan, Şampiyonlar Ligi’nde oynayacakları rövanş maçı için “Dinamo Kiev’i yenip tur için yetecek skoru alacağız” dedi. (Maç 2-2 berabere bitti, Dynamo Kyiv Şampiyonlar Ligi’ne kaldı.)
14 Ağustos 2007
YAPTIĞI esprilerle hemen hemen her idmanda takım arkadaşlarının neşe kaynağı olan Hasan Şaş, dün sabah yapılan antrenmandan önce yine herkesi güldürdü. Ümit Karan ile birlikte idmana doğru gelen Şaş’ın kafasına bir karga yerden aldığı cevizi bırakınca milli futbolcu, “Yahu beni buradaki kargalar bile istemiyor. Burada o kadar insan varken, karga gelip beni buluyor ve cevizi kafama bırakıyor” dedi.
Eskişehirspor Başkanı Nebi Hatipoğlu, kamptaki performans eksiklikleri nedeniyle kadro dışı bırakılan Sergen Yalçın ve kaleci Cenk’in 20 Ağustos’ta takımla birlikte çalışmalara başlayacağını söyledi. Hatipoğlu, “Teknik direktör Metin Diyadin ile yaşadığımız sorunları aştık. Şu anda hocamız takımının başında” dedi.
14 Ağustos 2008
Ersun Yanal, önlerinde uzun ve zorlu bir yol olduğunu belirterek, Trabzonlu taraftarlardan bu süreçte futbolculara toleranslı ve sevgiyle yaklaşmalarını istedi. (Ersun Yanal 27 Nisan 2009’da istifa etti.)
Skibbe, Steau Bükreş maçı için “Tur için hala şansımız var ve rövanşta çok daha iyi olacağız. Yediğimiz golleri herkes gördü. İlk golde kaleci hatası var ikinci golde ise kontrolü çok zor olan uzun boylu bir oyuncudan gol yedik. Rövanşta kesinlikle kazanırız” dedi. (Steau Bükreş, kendi evinde 1-0 yenerek Galatasaray’ı Şampiyonlar Ligi’ne çıktı.)
İstese Jşuan hepimizi Figer
Emrah Öner tarafından, Genel kategorisi altında, 03 Ağustos 2009 tarihinde gönderildi
http://okuryazar.ntvspor.net/ridvan-dilmen-tek-tip-yabanci-avantaj/comment-page-2/#comments üzerine…
Futbolda bazı milatlar vardır. Örneğin Metin Oktay’ın vefatı gibi. Örneğin Euro 96’a gitmemiz gibi. Rıdvan Dilmen’in Galatasaray’a değil de, Fenerbahçe’ye transferi gibi. Ünal’ın Wembley’de ilk golümüzü atacakken direği yerinden sökmesi gibi. Veya Ali Şen’in bir takımda “3 Nijeryalı fazla olur, bunlar Milli Takım’a gidince takım boşalır” diyerek Amokachi yerine Kostadinov’u alması gibi.
Bir takımda yabancıların çoğunluğunun aynı ülkeden olması, genel platformda tabi ki bir avantajdır. İnsan denen varlığın dili, dini, yemeği, dinlediği müziği, sosyal durumu göz önüne alındığında muhakkak bir fayda sağlayacaktır. Hatta imkan dahilinde ise, fizyoterapist de, çaycı da, eş de, taraftar da aynı ülkeden seçilmelidir. Fakat burada iki özel durum vardır. Biri Brezilyalılık, diğeri Fenerbahçe’dir.
Çünkü Fenerbahçe’de aynı ülkeden 8 futbolcunun Brezilyalı olması, Galatasaray veya Beşiktaş’ta 8 Brezilyalı olmasından çok farklıdır. Veya Fenerbahçe’de 8 futbolcunun Rus olması ile Brezilyalı olması da fark yaratacaktır. Belki bu özel durumu daha da özel bir duruma getirecek en enteresan transfer Zico’dur. Bu sene ise 8 saatli bombanın başında Daum ve Koch gibi subayların olması dezavantaj yaratabilir. Fakat Almanlar akıllıdır, sezon sonunda en kötü “Santos’u ben istemedim ki, ben Lucio’yu istemiştim” derler ve işlerine devam ederler.
Aslında konuşulması gereken, takımın tek tip ülkeden oyuncularla oynamasının yaratacağı avantaj değil, futbolun ortak dilini bilen oyuncularla oynaması gereğidir. Belki burada Sn. Rıdvan Dilmen’in tezi çürümüş olur, zira kendisi Okocha’nın uçaktan inip hiç tanımadığı (Uche hariç) oyuncularla Tel Aviv’deki ilk maçında iyi performans göstermesi üzerine “Futbolun dili bir” demiştir.
Fenerbahçe’nin bir hatası da, Brezilya’yı kendisine rol model alıp, az çok klas isimleri getirip, fakat Uğur Boral gibi, Deniz gibi, geçen senelere kadar Serkan Balcı, Can Arat gibi futbolcularla Brezilyalıları pekiştirme isteğidir. İletişim kısmından bakarsak da, mesela hayatımda en merak ettiğim konu, santra yapılmadan önce Alex ve futbolcuların kafa kafaya verdiklerinde ne konuştuklarıdır. Zira, Alex Deivid’e “Bu maçı göbekten yıkacağız koçum” dese, Selçuk portekizce sözlükten ilk önce “Bu” kelimesini bulmaya çalışacaktır. Türkiye’de yıllarca yaşamış bir Aurelio olsa da önemi yoktur, çünkü o da Türkçe konuşmamaktadır. Vederson da o sırada yedektir. İngilizce konuşsalar, aralarında bir tek Emre ingilizce bilmektedir. Onunda kelimeleri sınırlı olabilir, zira İngiltere’den o kelimeler yüzden kovulmuştur. Örneğin Anelka ise hiç bir dille ilgilenmez, fakat her dilde transfer sözleşmesi imzalamıştır.
Fenerbahçe’de bu tür klişeler hiç bitmez. Örneğin, 1907’den beri Fenerbahçe yıpratıcı, uzun, fizikli, kafa toplarına hakim forvet arar ve bulamaz. Aynı şekilde Fenerbahçe de yıllardır “Fenerbahçe’nin stili Brezilya’ya benzer, taraftar da bunu seviyor” diye kandırır. Halbuki sokakta kime sorulsa herkes pres yapan, parçalayan, 5 kişi basan, ful disiplinli bir 11 ister. Bilimsel hiç bir çalışma yapmadan transfer yapabilen Fenerbahçe, örneğin metrolojik istatistiklere göre hiç transfer yapmamıştır. Türkiye’nin Eylül ayından Mayıs ayına ortalama sıcaklığı +3 oC’dir, fakat Brezilya’nın ortalama sıcaklığı +20 oC’dir. Burada Brezilyalılar’ın kış performanslarına hiç bakılmamıştır. Lakin Fenerbahçe yönetimi, illa ki bir Güney Amerika ülkesi seçmek istiyorsa, o ülke Arjantin olmalıdır. Fenerbahçe’nin aradığı forvet ise Martin Palermo ve türevleridir. Çünkü Palermo’nun olduğu yerde takım oyunu olmaz, top ona gelir ve o da zımbalar.
Sn. Rıdvan Dilmen bir de “kadrodaki yabancıların biri hariç tamamı Brezilyalı” demiştir. Halbuki Fenerbahçe’e gelen her yabancı veya Türk eninde sonunda Brezilyalılaşır. İster Belçika altyapısı almış bir Önder olsun, ister İngiltere kimliği ile Kazım, ister İspanya gol kralı Güiza. Bunun sebebi şudur, bu kadar Brezilyalının olduğu yerde sadece ve sadece kafada yumurta kırılır, kumsalda after party yapılır veya hindistan cevizinin içinden alkol alınır.
Son söz : Brezilya bilindiği gibi, mikrodalgadaki mısır misali futbolcu ihraç etmektedir ve Fenerbahçe de bundan nasibini almıştır. Belki Salı Pazarı gibi oyuncu bulunduğundan, belki maliyetleri daha düşük olduğundan, belki de “Aman Jşuan gelir hepimizi Figer” mantığından, belki ucuza alıp Avrupa’ya pazarlayabilme potansiyelinden hep Brezilyalılar tercih edilmektedir. Fakat şu konu hiç konuşulmaz ki, Fenerbahçe’nin tarihi boyunca satıp kar ettiği bir tek Brezilya’lı yoktur ve getirebildiği en ucuz Brezilyalı ise Arabistanlı Lawrence’dan da ucuz olan, Arabistanli Sergio’dur.
Ne zaman koyacan Aykut Kocaman
Emrah Öner tarafından, Genel kategorisi altında, 07 Temmuz 2009 tarihinde gönderildi
Sportive Director Aykut Kocaman, Alex için, “Kendisi için söylenecek bir şey yok. Takım kaptanının zamanında burada olması gerektiğini düşünüyorum. Kulüp, yapması gerekenleri yapacaktır” dedi. Ve kulüp, yapması gerekeni yaptı. Alex’in ilk taksidini yatırdı.
Aykut Kocaman.
Nasıl oldu da Fenerbahçe’den son yıllarda böyle bir adam çıktı dedirten adam.
Trabzon’a o golü attıktan sonra erkek gibi çıkıp “Biz şampiyon olduk fakat Trabzonsporlu arkadaşlarım için üzülüyorum, hiçbir şey çok fazla abartılmamalı…” demişti.
Çok fazla abartılmamıştı.
Sadece Ali Şen maçtan önce Aygün’ün kafasına taş geldi diye çocuğu Sultan Selim gibi sarmalamıştı.
Aynı Ali Şen yine Trabzon’da Otto Bariç’in sırtına taş geldi diye takımı da sahadan çekecekti.
O zaman 55 milyondu, 55 milyon insan gördü ki, Otto Bariç’in paltosu atılan taştan kalındı.
Aynı Ali Şen, Oğuz ve Aykut’un golleri ile şampiyon olduğu akşam bir kolunun altında Şadan Kalkavan, bir elinin altında rakı, rakının altında Vefa Küçük, “Nasıl koydu Aykut Kocaman” diye bağırdıktan 12 saat sonra ikisini de kovdu.
Ali Şen, “Galibiyet için babamı tanımam, teyzemi de hırpalarım” kelime grubunun sözlük anlamı idi.
Sözlüğü açtığınızda fenomen kelimesinin yanında Ali Şen’in resmi vardı.
Vardı.
Artık o resmin yerine Aziz Yıldırım var.
Hatta onun resmi daha büyük.
Tam sayfa.
Hırs var, kavga var, küfür var, gürültü var, uyanıklık var, dörtkağıt, hor görme var.
Var oğlu var.
Peki Aykut Kocaman’da ne değişti de Fenerbahçe’ye geldi?
Çünkü Fenerbahçe aynı Fenerbahçe.
Uğur Dündarları, Kıyat Paşaları bıktırtan, Bilal Kutlualpleri, Saranları kovan, Rüştü’yü dövdürten, Deli İbrahim gibi havuza Euro atan bir Fenerbahçe.
Veya Aykut Kocaman ne zannetti de Fenerbahçe’ye geldi?
Veya Aykut Kocaman’a ne sorumluluklar verildi?
O şu an Daum’un hemen üzerinde, Aziz Yıldırım’ın hemen altında mı?
Mijatovic gibi mi, yoksa exVolkan Ballı’nın ingilizce bilmeyen hali gibi mi?
O Türkiye’nin belki de en önemli pozisyonu için mi geldi, yoksa “sallarım başı alırım maaşımı” için mi geldi?
En önemli soru Alex veya Deivid’e kendini dinletebilecek mi?
Fenerbahçe’den gururu ile kovulduğu gün belki bir milat idi.
Bence ikinci milat Fenerbahçe ile tekrar imzaladığı gündü.
Belli ki çok sevdiği Fenerbahçe’sinde birşeyler değiştirmeye geldi.
Fakat karşısına çıkan ilk fırsatta kendini gösteremedi.
Sahada imtiyazın kralı tanınan Alex’e, geç geldiği için “tek ayak” cezası bile veremedi.
Belki de kaptanlığı bile devam edecekti.
Fenerbahçe transferde de şu ana kadar 5 büyüklerin en kötüsü oldu.
Sadece değnekli bir Özer Hurmacı, Uruguay kaptanının yerine 30 yaşında Bilica, Beşiktaş’tan Mehmet Topuz’u transfer edebildi.
Volkan Demirel’i bitiremedi, Josico’yu bile gönderemedi.
Peki ne zaman masaya yumruğunu koyacaksın Aykut Kocaman?
Fenerbahçe taraftarı senden hayat öpücüğü bekliyor.
Fenerbahçe taraftarı senden zeki, çevik ve ahlaklı transferler bekliyor Aykut Kocaman.
Fenerbahçe taraftarı ne sakallı Güiza’yı, ne kovulmuş Daum’u, ne Tuncay’ı bekliyor.
Fenerbahçe taraftarı seni bekliyor Aykut Kocaman.
Aykut Kocaman.
Kocaman adam.
Ve adam gibi adam.
AR DAmarımız
Emrah Öner tarafından, Genel kategorisi altında, 15 Nisan 2009 tarihinde gönderildi
Anam avradım olsun diye yemin eden bir milletin, polis gününde çocuğun eline silah veren bir grubun, yol vermedi diye adam öldüren bir sığır topluluğunun, Lugano’dan, Sabri’den tek farkı ay sonunda yatan maaşıdır.
Biz, Formula 1 pek sevmeyiz.
Hemen sıkıldık zaten, yakında da pist kapanır, kurtlar iner.
Bize curling, golf, beyzbol, softbol, bisiklet, tenis, kayak, badminton, kürek de uymaz.
Eşcinsel sporları ile işimiz olmaz.
Bize basket bile olmaz.
Eline dokunuyorsun, hemen faul, itiraz etsen teknik faul.
Peki biz nelerden hoşlanabiliriz?
Futbol, halter, güreş, boks, buz hokeyi, deve güreşi, uzun eşek, Nascar, cirit, dart.
Hepsinde rakibe bir temas, bir güç gösterisi, bir hayvanlık var.
Zekaya da çok çok çok gerek yok.
Mesela, Nascar’da tek kural var, “kural yok”.
Emre ile Lugano dart oynasa, kimsenin ısırmasına gerek yok. Direk gözüne at.
4 kişi denizde bir araya gelsen, fışş fışş kayıkçı mı oynayacaksın?
Uzun eşek oyunun ingilizcesi yok, çünkü litaratürde ön libero var, quarterback var, yastık diye birşey yok.
Peki, sporumuzu seçtik…
Bizde başka ne var?
Artislik var, külhanbeylik var, cehalet var, birilerine güven var, arkan var.
Nasıl mı?
Arabada bir yayanın yanından geçerken, ufacık veletler sanki sen kaldırımda sürüyormuşsun gibi, “Hadi sıkıysa çarpsana” veya dövecekmiş gibi ters ters bakmıyor mu?
Üniversite gençliği elinde tesbih, simsiyah kıyafetler, son model arabalar ile Kurtlar Vadisi Futbol gibi dolaşmıyor mu?
Seni hayatında bir Pendik-Kadıköy minibüsü 30 kereden aşağı sıkıştırmış, önünü kesmiş olabilir mi?
İspanyol televizyonu tribünde her an bir facia olabilir diye yayını keserken, senin yorumcuların “Aha bak şimdi kıçından ısırdı, geri alalım, vallahi bak şimdi de pandik attı.” diye 24 saat program yapmıyor mu?
TV programında Sevda Demirel tokat atınca, Medyum Memiş Ketoya vurunca annen seyretmek için yatak odasından salona uçarak gelmiyor mu?
Peki bunlar hayatta olurken, Arda ile Semih, Sabri ile Emre, Emre ile Nobre, Emre ile Lugano, Emre ile Emre, Arap İsmail ile Rambo Yusuf, Abdülkerim ile Arif, Deli Nezihi ile yine Arif sahadan birbirlerine sarılarak çiçeklerle mi çıkacak?
Yahu bu memlekette melek bile katil oluyor.
Aurelio uçarak tekme atmadı mı?
Amigo Orhan, Mustafa Denizli’ye uçmadı mı?
Milli Takımların en başı, bıyığına oturayım demedi mi?
Semih’in annesi hariç kaç kişi gerçekten bu olaylara üzüldü, kaç kişi gerçekten şaşırdı?
Bütün bu ismi geçen adamlara, bu mimli insanlara, hala 3 maç, tahkimden sonra 2 maç verirsen olaylar yine olmayacak mı?
O kocaman “arka”sına güvenen 20 yaşındaki Arda’nın o artist koşuşunu değiştirebilecek, canlı yayında konuşurken ensesine “Yürü ulan evine!” diyip tokatı patlatabilecek bir yönetici yetişmeyecek mi?
Asker yanlısı bir adam değilim, fakat yemin ederim, er gazinosunda bile gördüğüm bir yazı, hayatım boyunca unutamayacağım, felsefik bir yazıdır:
“Disiplinin olmadığı yerde kan ve gözyaşı vardır.”
Komutan
Bütün bunlardan sonra artık Federasyonu TSK’a mı bağlarsınız, futbola Şeriat mı getirirsiniz ben bilmem. Bilmek de istemem.









Son Yorumlar