derbi ile Etiketlenmiş Yazılar
Kapatın gitsin
Emrah Öner tarafından, Genel kategorisi altında, 16 Kasım 2009 tarihinde gönderildi
Elin Kuzey Kore’si, elin Japon’u 2010’da Güney Afrika’da, bizimkiler it sürüsü gibi Abdi İpekçi’de, Sami Yen’de, Saraçoğlu’nda, her yerde. Allah belanızı versin diyeceğim, fakat Yüce Rabbim’in daha değerli işleri vardır, uğraşacağını zannetmiyorum.

Sular, çakmaklar, cep telefonları, kafa yarmalar, küfürler, başkana küfürler, bench basmalar, kulak kesmeler, döner bıçakları, formalı çocukları pataklamalar, kadın orta parmakları…
Böyle bir memleket işte…
Futbolun olmadığı yerde, futbolumuzun başının olmadığı yerde başka ne konuşacaksın ki?
Ve tabi ki futbol olmayınca başka nereye bulaşacaksın?
Baskete, yüzmeye, ona, buna.
Allahtan iki takım golfte, curlingte, buz hokeyinde yoklar da, bir de sopalarla uğraşacağız.
Bu nasıl bir toprak?
Bu nasıl bir coğrafya?
Bu nasıl bir kimya?
Yahu bu ülkede Ogün gibi adam, cenazede dayak yedi.
Bu ülkede Aurelio gibi adam, Ricardinho’ya uçan tekme attı.
Bu ülkenin amigosu, uçan çuval gibi Mustafa Denizli’ye 10. basamaktan uçtu.
Bu ülkede tribünde gencecik adam bıçaklandı, 5000 kişi tribünde esir kaldı.
Galatasaray’a soruyorsun, şu maçta şöyle yaptılar, sabrımız taştı diyorlar.
Fenerliye soruyorsun, ondan önce de şöyle oldu da, ondan dolayı bizde bunu yaptık diyorlar.
Yahu bir ıkınsan, 1909’daki maçta kafamızdan fesi aldılar, bizde sinirlendik, yüzlerine nargile üfledik diyecekler gerizekalılar.
Ve hala kamera kayıtları var, oradan bulabiliriz diyen dingiller var.
Adam ayakkabı çaldı diye, 20 yıl hapis yemiş, PKK’lı şu an sinemaya, tiyatroya gidiyor, sen hala kameradan bulabiliriz diyorsun.
Bunun tek çözümü var.
Ne var ne yok kapatın gitsin.
Derbiyi, iki takımı, statlarını, TVlerini, spor programlarını, futbolcularını, amigolarını, taraftarlarını, spor sayfalarını, internet sitelerini, hepsini, kapatın, en son beni de kapatın gitsin…
Öyle ya, domuz gribinde öpüşmeyin, kenede paçaları içine sokun, bayramda evden çıkmayın kaza olmaz diyoruz.
Bu spor kavgasının da tek çözümü bu.
Hepsini kapatın gitsin.
Hem hanımlar rahatlar, hem Beşiktaşlılar…
İç türbülansın altı derecesi
Emrah Öner tarafından, Genel kategorisi altında, 30 Eylül 2009 tarihinde gönderildi
Dream Theater, Six Degrees of Inner Turbulence adı altında 6 tane mental hastalık sıralar. Bunlar, manik-depresif bozukluk, travma sonrası stres bozukluğu, şizofreni, doğum sonrası depresyonu, otizm ve kimlik çözülmesi rahatsızlığıdır. Bunların örneklerini görmek için 6 sene Tıp’a gitmeye gerek yoktur, sadece Lig’imizi takip etmeniz ve özellikle tok karnına Bursaspor – Diyarbakır maçını izlemeniz yeterlidir.
House dizisini seyreder misiniz bilmiyorum.
Biz ailecek delisiyiz.
Doktor dizisi ya, bir de deliyiz ya, yanımıza marul, havuç, yer elması, keten tohumu falan alırız, televizyonun karşısına geçer, pür dikkat seyrederiz.
Bilmiyorsanız, dizide kıl bir doktor vardır, örneğin hasta beyninde tümör ile gelir, ilk önce Dr.House ciddiye almaz, fakat dosyalara göz atınca bir bakar ki hastanın endoplazmik retikulumu Krebs çevrimini etkilemiyordur, veya RNA’sı yeterince ele gelmiyordur, şaşırır, sevinir, hemen dosyayı alır ve hastayı tedavi etmeye başlar.
Daha sonra daha ilginç şeyler bulur, bir bakar ki adam hamileymiş, eski karısının bağırsaklarında ayakkabı varmış falan filan.
Şimdi ben Türkiye Süper Lig’i dosyasını alsam, bu doktora götürsem, desem ki; bizim Lig’imiz çok iyi bir Lig, Avrupa’nın en önemli takımları burada, dünyanın en iyi derbisi her sene burada, son kullanma tarihleri geçmiş oyuncu hiç yok, statlar her maç ful, trilyonlar dönüyor, fakat;
Bu Lig’inin en çok eleştirilen takımı Fenerbahçe 7 haftada lider, üstelik Avrupa’da bile 7’de 7 yapan tek takım yine Fenerbahçe,
Öve öve bitiremediğimiz, UEFA kupası şampiyonluğu döneminden bile iyi denilen Frank Rijkaard’ın Galatasaray’ından da 2 puan önde,
Zaten geçen sene de Galatasaray için hem UEFA, hem Lig garantiydi, nedense 5. bitirdi,
Yine geçen senenin 2 kupa sahibi, bu sene 12. sırada,
Bu senenin gol kralı Nonda aslında bir yedek,
Güiza’nın gol sayısı Egemen ile aynı,
Ligimizde 8.5 milyon Euro’ya bek var,
Trabzon gibi bir yere, heyecanlanınca devamlı ishal olan futbolcuyu nasıl transfer edersin?
Ankaraspor diye bir takım var mı, onun başkanı bir Gökçek ama hangi Gökçek, Gökçek Wederson mu belli değil, kimse niye konuşamıyor?
Üstelik adamları küme düşürsen, adamlar seneye tekrar gelse ne diyeceksin?
Ahmet Gökçek’e 3-5 ay hak mahrumiyeti veriyorsun, bu adam da tekrar gelse yine aynı şeyi yapmaz mı?
119 saniye küfür edince ceza yok, 119 kere 119 saniye edince adına taraftar desteği mi deniyor?
Barcelona – Mallorca maçına 38.86 Euro veriyorsun, Fenerbahçe – İBB maçına 55 TL veriyorsun, daha sonra Hanya – Konya maçından dolayı 44 TL’e iniyor, bunlar nasıl oluyor?
Aziz Yıldırım’ın gıkı çıkmıyor, adama niye küfür var?
Etoo’ya, Tim Howard’a, her türlü kavruk adama ırkçı sözler yasak, pankart açmak yasak fakat Diyarbakırspor’a PKK diye bağırınca maç niye devam ediyor, diye sorsam;
Sizce adam inceler mi?
İnceler.
Hatta incelemekle kalmaz, diziyi bırakır, gelir buraya tezini yazar, makalesini yayımlar.
Hele ki, o Bursa maçı olaylarını, oğlunu ve yeğenini korumaya çalışan adamcağızın görüntülerini, o delilikleri görse ellerini ovuşturur, koşarak gelir.
İşler burada iyi, kriz yok diye.
Burada on binlerce manyak var diye.
Pardon, kendini bilmez bir kaç taraftar var diye.
Kabullenelim.
Biz futbolu olayını falan sevmiyoruz.
İşin komiği biz futbolun aksesuarlarını bile sevmiyoruz.
Çünkü futbol muhabbetini veya futbolu sevsek, içkimizi, pizzamızı, arkadaşlarımızı, sevgililerimizi alırız, formamızı giyeriz, Pazar günü bütün maçları seyrederiz.
Biz tuttuğumuz takımı seviyoruz, bir de halı sahada çalım atmayı seviyoruz.
Biz takımımızı sevdiğimizi söylüyoruz, fakat maça da gitmiyoruz, bir adet atkı bile almıyoruz.
Bunun en güzel karşıt örneği malesef Amerika…
Bir ırk, her maç yenilse de, o sezon kötü olsa da, genci, yaşlısı, çoluğu, çocuğu, bebeği, her maça formalarını giyer giderler mi?
80 yaşında dede ve babaanne, el ele 50 sene her maça gelirler mi?
Sadece Texas Tech Üniversitesi’nin amerikan futbol sahası 55000 kişi ile her maç dolar mı?
Austin’deki Texas Üniversitesi’nin stadının rekoru, tekrar ediyorum üniversite stadının rekoru, 101 bin 297 kişi olabilir mi?
Bu maçlara gidenlerin hepsi mi zengin? Bir tane bile fakir olmayan yok mu?
Sadece üniversite mi, TV’de, filmlerde, dizilerde kenar mahallenin lise maçına kaç geldiğini izlemediniz mi?
Peki, ya senin tüm Süper Lig’in senelik seyirci ortalaması 15 bin iken, en düşük ortalamaya sahip bir devlet üniversitesinin (Oklohama Devlet Üniversitesi) ortalama seyircisi senelik 40 bin olur mu?
Evet, medeniyetin olduğu yerde bunların hepsi olur.
Daha profesyonel amerikan futbolu, profesyonel beyzbol, veya NBA’den, Premier Lig’den bahsetmiyorum, dikkatinizi çekerim.
Biz zaten daha maç seyretmeden, top oynamadan, futbol konuşuyoruz, yorum yapıyoruz.
Tribünde maça bir saniye bakmıyoruz ki, çünkü o sırada adam dövüyoruz, meşale fırlatmaya çalışıyoruz.
Biz küfür ediyoruz, koltuk, tokmak, su fırlatıyoruz, adamın kafasına gelince kahkalarla gülüyoruz, çünkü bize ceza gelmeyeceğini biliyoruz.
Biz 1453’de İstanbul’un fethine sevinirken bile yaralanmıyoruz, fakat Türkiye Madagaskar’ı eleyince 5 yaşında çocuğu bile vurabiliyoruz.
Kabullenelim…
Biz, Süper Neandertal Ligi olsa, açık ara şampiyon oluruz.
Kartallar havada çiftleşir
Emrah Öner tarafından, Genel kategorisi altında, 12 Eylül 2009 tarihinde gönderildi
.. ve Belediye Başkanımız konuşmasını bilimsel bir örnekle tamamladı. “Bu sprey. Bu da ozon tabakası. Sıkıyorum, çıkıyorum.” Şimdi de sırada, işitme ve görme engelliler için hazırladığımız haber bülteni. Türkiye A Milli Takımı, tarihe geçen Estonya zaferinden sonra harika bir oyunla Bosna’ya da yenilmeyerek Afrika 2010 iddiasını sürdürdü. Dünya Kupası’na gitmesi kesin gözü ile bakılan millilerimiz, Ekim ayı içerisinde son 5000 yılın en iyi takımlarından biri olan Belçika ile karşılacak…
Bu akşam Galatasaray – Beşiktaş maçı var.
Maçın skoru aslında kağıt üzerinde belli, çünkü onca mühendis oturmuş, düşünmüş ve Galatasaray’a 1.50 vermiş.
Ya pek iddaa oynamıyorum, ya da denk gelmedi, fakat ben Kadıköy’deki Fenerbahçe – Galatasaray maçlarında bile 1.5’u görmedim.
Burada bir kere yapılacak en güzel hareket ya üst, ya da Beşiktaş’a oynamak.
Ya da skor oynayalım derseniz, 3-1 9 veriyor, 4-1 18, 4-2 ise 55.
Amacım kimseyi yermek değil, lakin Beşiktaşlılar nedense bu maçtan umutlu.
Hatta Manchester maçından daha umutlu.
Bence Beşiktaş’ın 2 şansı var.
Bir, eğer akşam maç saatinde, Allah korusun, İstanbul’da fırtına koparsa, Sami Yen’deki maç iptal olacak.
İki, eğer ilki kopmazsa, Beşiktaş ikinci fırtınanın da kopmamasını bekleyecek. Çünkü Baros-Keita-Arda-Kewell, eğer yorgun değillerse, Beşiktaş’ın çatıya çıkması gerekecek.
Dediğim gibi, amacım kimseyle dalga geçmek falan değil.
Fakat kim olursa olsun, bir takımın Sami Yen’de son 11 senede sadece 1 galibiyeti, ligde son 10 derbide (Trabzon’u saymıyorum) 3 galibiyeti, son 20 derbide 5 galibiyeti bulunuyor, ve o takım bu sene buldozer gibi ezen rakibinin evine gidiyor ise, bence biraz daha sağlıklı düşünmesi gerekir. Bu arada Beşiktaşlıların hakem yazıları hazırdır bile. 1912’deki pozisyon ofsayttı, ama 2009 senesinde hakem aynısını vermedi vs..
Bir tüyo vermek gerekirse; Beşiktaş, Hakan Balta üzerinden yüklenmeli.
Ben hayatımda Hakan Balta kadar alakasız bir sol bek görmedim. Kanatta Sabri’den daha alakasız duruyor.
Leo Franco da yan toplarda hiç yok. O yüzden Beşiktaş sağlı sollu bindirmeli.
Fakat Beşiktaş’ın malesef havaya sıçrayacak adamı yok.
Beşiktaş, Tabata’yı da aldı ve kadro iyice kısaldı.
Halbuki, bu takıma 10 değil, 10.5 değil, 1.90 iyi bir forvet lazımdı.
Belki kafa hakimiyeti olan tek adam Nobre, o da zaten ligin belirli bir bölümünde hiç yok.
Ne güzeldi Beşiktaş’da eskiden Nouma, İlhan Mansız vardı.
Rıza’sı vardı, ortalardı. Zeki’si vardı, Feyyaz’ı, Ali’si vardı. Hava toplarını hep alırlardı.
Wilson’u vardı. Keliyle şut çekerdi.
Bir de İlhan İrem vardı, Elvan gazoz vardı, İnanç Dünyası vardı…
Neyse, fazla dağıtmadan introdaki konuya dönelim.
Konu, tabi ki A Milli Takım.
Hayatta en sevmediğim şey, “Bakın ben size söylemiştim” demek.
O yüzden yazar oldum.
“Bakın ben bunu yazmıştım” demek için…
(İspanya maçı sonrası)
http://www.hurriyet.com.tr/spor/yazarlar/11344854.asp
Fakat bu konulardan artık o kadar bıktık ki, tekrar tekrar yazmaktan, çizmekten, konuşmaktan…
Artık o kadar soğuduk ki Milli Takımdan, elememe maçlarından,
O kadar sıkıldık ki padişah antrenörlerden, fetihlerden,
Belediye kadroculuğu gibi kurulan takım kadrolarından,
Agresifliklerden, gırtlak kesmelerden,
4 puan ve +10 averaj farkından sonra hala basın toplantısında hakemlere kıpkırmızı suratla giydirmekten,
Üstte 5 düğme açık beyaz gömleklerden,
Maçtan sonra, 13 yaşında fondotenden yüzü gözükmeyen 40 görünümlü kızlarına sarılıp ağlayan başkanlardan, teknik direktörlerden,
Biatçılıktan,
Sahada her top kaptırdığında, her yanlış pas ve her yamuk şutta, çocukların yedek klübesine korku dolu bakışlarından,
Takımında oynamayan adamı ben oynatırım dahiliklerinden,
Muhabir sorularının terslenmesinden,
Yıllardır orada şamaroğlanı olan Müfit Erkasap’tan,
Hakan Balta’dan, Emre’den, Kazım’dan, Gökhan Zan’dan,
Elimizdeki tek forvet Genç Semih’den,
Genç kelimesinden,
Sabri kelimesinden,
Niye istifa edeyim ki kelimesinden,
Final maçı kelimesinden,
Henüz herşey bitmedi kelimesinden,
Dünya üçüncüsü, Avrupa üçüncüsü kelimesinden,
Basketbol dururken, futbol kelimesinden,
O kadar bıktık ki, senden…
Ve senin futbol terimlerinden….
O kadar gına geldi ki…
Ne olur…
İyi yolda olduğumuzu söyleyen kim varsa,
Takımdan memnun kim varsa,
Seni orada isteyen, seven kim varsa,
Arkana oturt, harakirini yap, hepsini yok et ve ne olur git.
Hazırlık sınıfı
Emrah Öner tarafından, Genel kategorisi altında, 08 Ağustos 2009 tarihinde gönderildi
http://okuryazar.ntvspor.net/ridvan-dilmen-iki-takim-da-hazir/comment-page-3/#comments üzerine…
Evet, iki takım da gayet hazır. Peki neye hazır? Ben size söyleyeyim. Hani böyle 5-10 kişi üstünüze çullanır ya, hem de böyle terlikli, oklavalı, sopalı, levyeli. Anadan doğma dayak denir ona. İşte takımlarımız Avrupa’da öyle bir köteğe hazır. Fakat Allah Türk insanını seviyor da, takımlarımıza Barcelona’yı, Madrid’i göndermiyor.
Sayın Rıdvan Dilmen bunları okur mu bilmiyorum fakat, aslında o da biliyor ki hiç bir takım hiç bir şeye hazır değil. Bardağın dolu tarafı derseniz, tabi ki her sene olduğu gibi Lig’e hazırlar. Zaten 3 takım şampiyon olacak. Şansları da %33,3.
Trabzon’a da malesef %0,01 kalıyor.
Bu şekilde hepsi dünden hazır.
Fakat çıtamız hala orası mı?
Hala yurtdışında izlenme oranı olmayan, derbileri zevksiz ve olaysız geçmeyen, UEFA’da, CAS’da sayısız mahkemeleri olan Lig’imizi mi baz alacağız?
Trilyonlar harcanıyor, vergiler kaçırılıyor, havadan paralar ödeniyor.
Bunların hepsi Fenerbahçe – Kasımpaşa maçı için mi, yoksa Olimpiyat Stadındaki Büyükşehir Belediye – Beşiktaş maçı için mi?
Bunların hepsi Bobo, Holosko, Deivid, Alex için mi?
Bunların hepsi Keita’yı, Kewell’i, Elano’yu tarlada seyretmek için mi?
Çıta..
Aziz Yıldırım çıtayı paramparça ediyor, 3 sene Lig Şampiyonluğu sözü veriyor.
Aynı adam bir sene önce Şampiyonlar Ligi Yarı Finali sözü vermiş bulunuyor.
Şimdi Lig diyor.
Aziz Yıldırım krizde hedefleri revize ediyor, ve geriye çekiyor.
Fakat Güntekin Onay’ın dediği gibi, Aziz Yıldırım, Yıldırım Demirören, Adnan Polat yüzlerce milyon Euro’luk transfer yapıyor, Manchester daha bir kişiyi almıyor. Liverpool de almıyor. Bayern Münich adam kaybediyor, Milan adam kaybediyor ve adam almıyorlar.
Ama bizimkiler Honved için, Tobol için, Manisa için, Kasımpaşa için müthiş transferler yapıyorlar.
Bütün bunlar nasıl çözülür biliyor musunuz?
Bugün hayatımızın her yerinde RTÜK var, di mi?
Bir film seyrediyorsunuz, adamın elinde sigara var. Mozaiklenmiş.
Veya orjinalinde sevişme sahnesi var, hoooop TV’de hemen reklam.
Haberlerde kavga var, gürültü var, senin ananı biiiipppppp sülaleni biippppp.
CNBC-e’de fak fuk fon diyor, altyazıda lanet olsun, hay bin kunduz diyor. Herşeyimiz yasak, sansür.
Peki aslında ilk yasaklanması gereken şey ne?
Spormax.
Çünkü insanların artık gözü açıldı.
İnsanlar artık Alex Ferguson’u babası gibi tanıyor.
Gerard’ın hangi köşeye vuracağını biliyor.
Giggs’in kuaförünün kaynının ismini bile söyleyecek bilgisi var.
Çünkü insanlar artık yemiyor.
Artık insanları Türkiye Ligi ile, Ziraat Bankası kupası ile kandıramıyorsunuz.
Artık insanları bin yaşına gelmiş yöneticiler ile, klüplerinden kovulmuş eski yıldız Yeşilçam futbolcuları transferleri ile, senede o kadar iç çamaşırı bile değiştirmeyen fakat o kadar takım değiştirebilen dinazor antrenörler ile kandıramıyorsunuz.
Her sene aynı teraneler, yine aynı transferler, yine adam kaçırmalar, yine aynı imza şovlar, yine jetle futbolcu getirmeler, yine trilyonlar, yine dernek-klüp yapısı-UEFA kriterleri muhabbeti, yine menajerler ve tabi ki sonunda yine anamızın ligi, yine hüsran.
Allah seviyor da Barcelona’yı göndermedi diyorum fakat, daha geçen sene Arsenal burada Fenerbahçe’yi perişan etti. Daha önce Manchester, Liverpool, Porto, Barcelona, Lyon Fenerbahçe ve Beşiktaş’ı mahvetti.
Daha geçen gün Sivas 5 yedi. Fakat 45 saniyede 30000 kişinin ölümünü unutan halkımız, o maçı unuttu, 3-1 yendi ve gaza geldi. Önümüzdeki maçlarda daha iyi olacağız dedi.
İşte zaten sorun senin önün, arkadaşım.
Senin önün.
Son cümle ile kapatırsak; dikkat edildiyse, Şeytan Dilmen görüşünde iki takım da Lig’e hazır veya Avrupa’ya hazır demiyor, sadece “hazırlar” diyor ve ince bir ek yapıyor : “Fenerbahçe ve Beşiktaş olabilecekleri noktadalar.”
Yani demek istiyor ki, bunlara altın semer vur, eşek eşektir. Buradan daha ileri gitmez.
O yüzden gayet hazırlar.
Mustafa – Denizli, son maça bıraktın bizi
Emrah Öner tarafından, Genel kategorisi altında, 24 Mayıs 2009 tarihinde gönderildi
Bu sene Türkiye Ligi, Türkiye’nin tam ekonomik bir özeti olmuştur; üstte hiç birşey yapmadan takılan Türkiye’nin zenginleri, altta açlık sınırında küme düşmemeye çalışan büyük fakir bir grup ve ortadirek 1-2 tane takım. Süper değil, Türksel Mega Lig, mega.
Ve şampiyonluk son maça kaldı.
Fakat, öyle ya da böyle Beşiktaş şampiyon olacaktı.
Bu, iyi oynadığı, rakiplerini ezdiği için falan değil. Zaten ortamda ezen birileri varsa, o da Beşiktaş taraftarı.
Beşiktaş şampiyon olacaktı, çünkü sıfır stres ile oynuyor.
Mustafa Denizli, Eurovision seyrederken daha fazla stres yaşamış olabilir. Hem de Seyyal Taner döneminde.
Emrah Öner yazıyor
Düşünün, Sivas ve Trabzon’un arkadan sıkıştırdığı bir Lig stresi mi, yoksa Fenerbahçe ve Galatasaray ile kapışılan bir son 2 maç mı?
Beşiktaş, Sivas ve Trabzon ile Lig’de 100 kere kapışsa Beşiktaş yine şampiyon olur.
Fakat, dikkat edin kendi aralarında oynarlarsa Beşiktaş alır demiyorum.
Çünkü Beşiktaş’ın büyük takım hastalığı hala sürüyor. Daha iyi oynayan bir Galatasaray, 2-1 olana kadar iyi top yapan bir Galatasaray ve fazla sayıda yüzde yüz gol pozisyonları olan bir Galatasaray. Bütün bunlara rağmen ilk derbisini kazanan bir Beşiktaş.
“İlkaltıfobia”, yani ilk 6’daki takımlara karşı zorlanma durumu, Beşiktaş’ın bu seneki en büyük dedikodusu veya geyiği.
Bütün bunlara cevabı Beşiktaş Şampiyonlar Ligi’nde verecek.
Veya neye uğradığına şaşıracak.
Çünkü, inanın bu büyük işler Holosko ile, Bobo ile, Gökhan Zan-Sivok ikilisi ile, Cisse ile, Delgadolarla falan olmaz.
Belki takımın en iyisi Nobre. Ben Nobre’yi çok severim, fakat Beşiktaş’ın büyük düşünmesi için en az 2-3 sağlam transfere ihtiyacı var.
Maça bakınca, ilk yarı da Galatasaray çok çok iyi oynamadı, fakat top bende dursun sende durmasın mantığı ile topu çevirdi, çevirdi, ceza sahasına girdi, Baros, Sabri ve Kewell ile yüzde yüz 3 de gol kaçırdı.
Beşiktaş’ın çizgiden çıkan topu, Cisse’nin ceza sahasına girmeye çalıştığı ve düşürüldüğü, bir de Ekrem’in soldan çevirdiği, kaleci Orkun’un kontrol altına aldığı pozisyon dışında pozisyonu yok.
İkinci yarı Galatasaray gayet hızlı başladı. Golü buldu. Fakat ondan sonra, açık vermeye başladı. Ve kontra ataktan Beşiktaş 2-1 yaptı. 2 golde de Mehmet Topal’ın payı var. Birinde zaten kendi kalesine attı, diğerinde ağır kaldı, Yusuf’un topu Mehmet’e çarptı ve önünde kaldı ve gol oldu.
Son maç Denizli – Beşiktaş maçı.
Futbol bu, herşey olabilir demenize gerek yok, çünkü Lig’de Fenerbahçe gibi ekzantirik bir takım var.
Neden derseniz, Fenerbahçe bütün sezon taraftarını kahretmişti, Konya’yı yenerek Denizli – Beşiktaş maçının da önemini sıfırladı. Çünkü Denizli’nin düşme durumu kalmadı. Yani Fenerbahçe en oynamaması gereken maçta 4 gol attı.
Fenerbahçe bu..
Herşeye, her yerden karışır.
Maç seçmekten yorulmadılar
Emrah Öner tarafından, Genel kategorisi altında, 03 Mayıs 2009 tarihinde gönderildi
Gökhan’ı stopere koyan, Ali Bilgin’den sağ bek yapan zihniyet, şampiyonluğa bu kadar yaklaşmışken altın tepsiyi kıran zihniyet, Antep maçını niye gündüz oynatıyorsunuz diye kızan bir zihniyet; El Klasiko tüm hızıyla devam ediyor.
Maçın ana fikirleri şunlar;
Beşiktaş’a veya Mustafa Denizli’ye maçtan önce bırak iyi veya kötü haberi, hiçbir haber vermeyeceksin. Çünkü bazı takımlarda, özellikle Beşiktaş’ta ters etki yaratabiliyor. Biliyoruz ki, Sivas bugün yense idi, derbinin skoru böyle olmayacaktı. Bu stresi, bu gerginliği yenebilecek, şampiyonluğu hak edebilecek takım yaratmak kolay değil. Özellikle Barcelona – Real Madrid maçının seyrettikten sonra hiç kolay değil. Çünkü taraftar-medya-yönetim sizden artık çok şeyler bekliyorlar. Buna, kötü bir döneminde yakalanmış bir Fenerbahçe’ye fark atarak şampiyon olmak da dahil… Fakat bu maçta Fenerbahçe’nin akıllı oyunundan bahsetmek farz olmalı.
İkinci ana fikir, artık bahis şirketlerinde mi belli edersiniz, tezlerde mi yazılır, anabilim dalı mı kurulur bilmiyorum, “derbinin favorisi falan yoktur ve istatistik vardır.” Bakarsınız, Fenerbahçe’nin İnönü’deki maçlarına, ondan sonra yorum yaparsınız. Özellikle karşınızda, bu kadar maç seçen bir Fenerbahçe var ise.
Beşiktaş’ın aslında ilk yarının başında 1-2 ve Holosko’nun golünden sonra, son dakikalarda sıkı gol pozisyonları var. Fakat ne olduysa, 15.dakikadan sonra maça müthiş sahiplenen bir Fenerbahçe de var. Çünkü bu kadro, en sevdiği formata, kontra atağa hazır olan bir kadro…
Devre arasında TV’de Rüştü’nün reklamı vardı. Rüştü ve çocuklar diyor ki; “Futbol nerede, biz oradayız.” Ama bir tek Rüştü orada değil. Güiza’nın golünde faul ile alakası olmayan bir pozisyon ve gol yememek için Güiza’ya doğru değil, hakeme itiraz için koşan bir Rüştü. Reklamın sonunda da Rüştü çocuklarla zıplayıp el sallıyor. Aynı Güiza’nın golünde olduğu gibi.
Beşiktaş maçı belki de Güiza’nın en iyi maçı. Attığı gol, çok iyi… Fakat takıldığı ofsaytlar bir felaket. Emre ile Deivid’in kavgası tek başına bir yazı olabilir. Pozisyonu göremedik fakat, bir kurumda çalışan biri bu kadar hırslı, bu kadar agresif, bu kadar gergin olabilir mi? Emre, evde nasıl çok merak ediyorum. Acaba televizyonun önünden geçen annesine yatarak mı giriyor? Kapıcı gazeteyi geç getirince boğazına mı sarılıyor?
Benimki de merak işte.
Pat, çat, küt ve lig bitti.
Emrah Öner tarafından, Genel kategorisi altında, 12 Nisan 2009 tarihinde gönderildi
Maçtan önce İstiklal Marşı, Hakkıdır, Hakk’a tapan, milletimin istiklal…1 salise sonra Emre ananı bilmem neresinden bilmem ne yapayım. İşte size Turko derbisi…
Öyle bir derbi ki, öyle bir iki takım ki…
Sonra soruyorlar nereden buluyorsunuz bu kadar yazacak şey..
Yahu Sabri 90 dakika o kadar sinirli ki, zannedersin PKK ile maç yapıyor.
Hasan Şaş bütün maç klübede oturuyor, son dakika kavgaya koşarak giriyor.
Emre Belezoğlu zaten tahrik mekanizması, her pozisyonun içinde.
Lugano için çok güzel hareketler bunlar.
Tribün çökecek, sonra şehit olduk diyecekler.
Yani düşünün öyle bir hava estiriliyor ki, Semih-Arda bile kavga ediyor.
Bütün hafta Emre’ye hazırlanan saçma sapan, anlam veremediğim protestolar.
Alex mi Hagi mi gibi abuk sabuk gerginlik reklamları….
1 hafta süren nostalji görüntüleri…
Ve kıs kıs gülen bir Mustafa Denizli…
Bunlar Fenerbahçe – Galatasaray savaşlarında olağan şeyler…
Peki bütün bunların dışında maçta ne vardı derseniz…
Ben size söyliyim.Deivid bitmiş, Güiza bitmiş, Semih bitmiş, Uğur başlamadan bitmiş..
Bir tek Emre, Lugano ve Carlos var..
Şunu anlamıyorum…
Alex yok diye Fenerbahçe 2 pası doğru yapamayacak mı? Alex yok diye kapatalım mı dükkanı?
Fenerbahçe en az 4 kişi eksik oynuyor, yetmiyor, ilk yarıda biri zorunlu, öbürü de yarı-zorunlu 2 değişiklik yapıyor.
Senin yedeklerin zaten “Binbir Gece” figuran kadrosu gibi.
Maçın skorunu değiştirecek tek adam yok.
Galatasaray öyle bir doluyor ki, sezonun gün ışığındaki ilk derbiye 2 müthiş presle başlıyor.
Tribünde Emre presi ve Arda-Baros-Ayhan-Barış presi…
İlk yarının 25.dakikasında bu fırtına kesiliyor, Fenerbahçe Semih-Deivid-Güiza ve Uğur’a rağmen biraz top yapıyor.
Fakat iki takım ne gol atacak, ne pozisyona girecek gücü var.
Sadece kendilerini dövecek kadar güçleri var, o kesin.
Böylece iki takımda belki lige havlu attı.
Galatasaray ilk dakikaları golsüz ve çok rahat geçirdi. Bu dakikaları çok arayacağı belli idi. Çünkü biliyoruz ki, Galatasaray 60.dakikadan sonra bitiyor. 61 olunca Arda da bitti, Kewell da bitti, Baros da bitti.
Sivas’ı saymazsak, bu sene Fenerbahçe’nin deplasmanda Mehmet Aurelio’suz ilk derbisi.
İlginç olan 2006/2007 sezonunda Sami Yen’deki derbide Alex yok, maç 2-1 Fenerbahçe’nin.
2005/2006 sezonunda yine Alex yok, maç 1-0 Fenerbahçe lehine.
Tabi hatırlatalım iki maçta da Mehmet Aurelio ve Tuncay var.
Bazı notların altını çizmek gerekirse, ilk yarının son saniyesinde Selçuk-Deniz değişikliği gibi oyuncu değişikliği hayatımda ilk defa gördüm. Eğer amaç son saniyede gol yememek, uzatmalara oynamak ise zaten bir şey söylemeye gerek yok.
Çünkü Fenerbahçe öyle bir takım olmuş ki millet Emre’yi ıslıklıyor, Emre pas hatası yapmıyor, Uğur yapıyor, Güiza yapıyor.
Selçuk’un ikinci pozisyonu bence sarı kart değil. Ümit Karan arkada kalıyor.
Bir pozisyonda De Sanctis taçtan gelen topa ofsayt diye elini kaldırdı. Bu da milli takım ve Galatasaray kalecisi işte.
Bu maçtan şunu anladık ki, Aragones ne Galatasaray – Kocaeli maçı seyretmiş, ne Hamburg, ne Bordeaux. 3 maçta 11 gol vardı, bu maçta sıfır gol.
Babaannem “Maçlar 21:45’deydi, Aragones uyumuştur, ondandır.” dedi.
Tecrübe işte…
Veya esnaf esnafı gözünden anlarmış…
Kasyo Lincoln
Emrah Öner tarafından, Genel kategorisi altında, 24 Mart 2009 tarihinde gönderildi
Ve en sonunda Lincoln da, Kleberson gibi, Anelka gibi, Ribery gibi, Ortega gibi, Campbell gibi bileziklerini, bohçasını, pılını pırtını aldı ve baba ocağına kaçtı.
Seyircisi, medyası, başkanı ile “konsantre eksikliği”, “nüans farkı” gibi kelime grubu yanlışları ile yaşayan Türk spor camiası, tabi ki aynı problemi “yıldız futbolcu” tamlamasında da yaşıyor.
Bir kere ben size Türk Milleti’nin Yıldız tanımını yapayım;
Futbolcuyu havalimanında 5 kişiden fazla bir grup karşılamışsa,
Uzun saçları, acayip bir kaç arabası, top model bir karısı ve en az bir dövmesi var ise,
En az iki gece kamptan kaçmış ise,
Arkadaşları ile kesinlikle en az bir kez kavga etmiş, itirazdan 10 sarı kart, 2 kırmızı kart almış,
Kameraman dövmüş, kalem kırmış ise,
İmza atarken topu bademciği ile sektirmiş, sonra ilk faulde 2 ay sakatlanmış ise,
Devre arası veya sezon başı kampına erken veya zamanında gelmemiş ise,
Deplasmana hiç gitmemiş, derbi ve Avrupa maçlarında isterse oynamış,
Fakat Keçiörengücü’ne 5 gol atmış ise doğuştan Yıldızdır.
İşte size Yıldız Futbolcu.
Ya Allah’tan internet var da Gerard’ı, Messi’i, Xavi’i, Rivaldo’u, Romario’u, Klinsmann’ı, Ballack’ı tanıyoruz, görüyoruz.
Peki gelelim Lincoln’e.
Sen bir şekilde Lincoln’ü getirmişsin. Güya araştırmışsın. Adam iyi de topçu, tamam.
Fakat futbol oynarken sağa bakıp sola pas atıyor, yani belli ki zaten seni bir gün punduna getirecek.
Hatta adam kampa geç geliyor, sen utanmadan “Biz Lincoln’e 2 gün daha izin verdik, böylece bir problemi daha çözdük” diyorsun.
Sezon başında o sıcakta bütün futbolcuların kanter içinde antrenman fotoğrafları var, Lincoln’ün darbuka ile fotoğrafı var.
Peki adamı niye kesiyorsun takımdan?
Madem ki adam ayrıcalıklı ve sezon sonuna kadar sende, adamı pohpohlamaya devam et.
Eskişehir maçında adamı oyuna sokmuyorsun, aslında takıma ceza veriyorsun diyorlar.
E Hamburg maçında oyundan alarak da aynı mantıkla takıma ceza veriyorsun.
Sen adamın damarına basıyorsun, o da senin damarına basıyor.
Sen pohpohla, öp, sarıl, sana kupayı getirsin, sezon sonunda bas tekmeyi.
Niye medyayı karşına alıyorsun?
Zaten böyle abudik gubudik insanları Türkiye’ye getirerek bir hata yapmışsın, niye bir hata daha yapıyorsun?
Lincoln Türkiye’deki ilk geldiğinde, en çok merak ettiğimiz konu, Lincoln’ün Feldkamp ile ne kadar oynayabileceği idi. Halbuki soru o değildi…
Soru, Feldkamp’ın Lincoln ile ne kadar oynayabileceği idi.
Sonra Feldkamp gönderildi.
Sonra Skibbe geldi. Bülent geldi.
Tam Bülent de gidiyordu ki Lincoln “Tamam tamam ulen, ben giderim” dedi.
Malesef Yıldız yönetmek için, eğer bunlar Yıldız ise, teknik kadronuzun da, başkanınızın da, genel menajerinizin de, taraftarınızın da Yıldız olması gerekiyor.
Belki de Lincoln’ü ve özellikle diğer Brezilyalı yıldızları oynatabilecek tek adam Zico’ydu, o da zaten tarih oldu.
Ne demiş çok ünlü bir Ozanımız;
Yıldız futbolcu güzel kadın gibidir.
Çok verirsin, tepene çıkar, kaçar.
Az verirsin, başka adama kaçar.
Döversin, ceza verirsin, 10 bavulunu, fizyoterapistini, evdeki çiviyi alır kaçar.
Rahat bırakırsın, sen beni sevmooorsoon der, başka birine kaçar.
Rahat bırakmazsın, maçosun der kaçar.
Çalıştırmazsın, evde, yedek kulübesinde oturtursun, cinnet geçirir, çocukları alır kaçar.
Çalıştırırsın, gözü açılır kaçar.
İster iyi davran, ister kötü davran.
Yıldız eninde sonunda kayar ve kaçar.





Son Yorumlar