Ataşehir Meselesi
Emrah Öner tarafından, Genel kategorisi altında, 04 Kasım 2009 tarihinde gönderildi
Uzun süredir kamuoyunu meşgul eden Ataşehir’deki arazinin Fenerbahçe’ye peşkeş çekildiği iddiaları spor gündemini oluşturuyor.
Fakat gazeteci ve yazar dostum Haluk Kesim ile yaptığımız araştırmaya göre bu olanlarda ne Fenerbahçe Klübü’nün, ne Kadıköy Belediyesi’nin herhangi bir yanlışı var.
YAP – İŞLET - DEVRET
Konu özetle şudur;
Kadıköy Belediyesi, Ataşehir’de bulunan 50 dönümlük arazinin üzerine sosyal bir tesis yapmak ister, fakat maddi sorunlar nedeniyle yap-işlet-devret modelini düşünerek 30 yıllığına burayı kiralamayı uygun görür. Bu düşünceyle bu arazinin kiralanması için ihale açılması kararı verilir. Arazinin yıllık kira bedeli 300 bin Türk Lirası’dır.
Kadıköy Belediyesi’nin konu hakkında resmi açıklaması da şu şekildedir;
“Barbaros Mahallesi’nde söz konusu edilen arazi 1/5000′lik 1/1000′lik imar planlarında Spor Alanı ve Sosyal Tesis Alanı olarak planlanmıştır. Kadıköy Belediyemiz, söz konusu arazinin amacına uygun olarak kullanılabilmesi için Kadıköy Belediye Meclisi Devlet İhale Kanununun 51.maddesinin g fıkrası uyarınca arazinin 30 yıllığına Yap-İşlet-Devret modeliyle ihale edilmesi kararı almış ve Büyük Şehir Belediye Başkanlığına onay için gönderilmiştir. 5216 Sayılı Büyük Şehir Belediye Kanununun 14.maddesi gereğince onaylanmıştır. Ve 5393 sayılı Belediye Kanununun 34/g maddesi gereğince işlemlerin Kadıköy Belediyesi Encümeni tarafından yürütülmesi gereği bildirilmiştir.”
YEREL GAZETE
Kadıköy Belediyesi yetkilileri, hiçbir zorunluluğu olmamasına rağmen Resmi Gazete’de ihale ilanını yayınlarlar. Çünkü yıllık kirası 800 bin Türk Lirası altında olan ilanlarda resmi gazete ilanı yoktur. Ayrıca aldığımız duyumlara göre Beşiktaş Klübü de, Galatasaray Klübü de bu ihaleden haberleri olmaktadır. Birçok yayın organında belirtilen ve üstüne basarak kullanılan habere göre Kadıköy Belediyesi’nin ilanı yerel bir gazeteye verdiği ise tamamen yanlış bir bilgidir. Çünkü bu tip ihalelerde ilan, Basın İlan Kurumuna veriliyor ve gazeteyi, yani ilanın verileceği ilanı onlar seçer. Kadıköy Belediyesi’nin bununla uzaktan yakından alakası yoktur. İlanı veren devletin bir kurumudur. Ayrıca Kadıköy Belediyesi resmi gazeteye ilan vermiştir. Kadıköy Belediyesi’nce imar planlarına ve kullanım amacına uygun ihale şartnamesi hazırlanmış ihale duyurusu 18.8.2007 Tarihli Resmi Gazetenin 26617 sayılı nüshasında yayınlanmıştır.
NEDEN FENERBAHÇE ?
Bu arazi üzerine yapılacak tesisin maliyeti oldukça yüksek. Yaklaşık (eski para ile) 30 trilyonluk bir yatırım gerekiyor. Kadıköy Belediyesi, yapmış olduğu sözleşmede, hem bunu yaptıracak, hem kira alacak, ayrıca kazançtan belirli bir yüzde alacak. Ve sonunda bu tesisler Kadıköy Belediyesi’ne, yani Kadıköy halkına kalacak. Burada önemli olan bu tesisler için yapılacak finansman. Şu an için gözüken Fenerbahçe’nin bu parayı verebilecek olması ve diğer klüplerin bu ihaleden haberi olmasına rağmen ihaleye katılmamaları. 9 Eylül 2007 tarihinde usulüne uygun olarak açılan ihaleye Fenerbahçe Spor Klübü katılarak şartnameye uygun teklif vermiştir. Yasalara ve şartnameye uygun olarak yapılan ihaleyi 30 yıllığına Yap-İşlet-Devret modeliyle Kira ve Gelirden Pay verme şartıyla Fenerbahçe Spor Klübü kazanmıştır.
ŞİMDİ NE OLDU ?
Asıl mesele yerel seçimlerde Kadıköy ve Ataşehir bölgesel ve belediye anlamında ayrılması ile ortaya çıktı. Arazi Ataşehir sınırları içinde kaldı. Belediye Kanunun 14. Maddesine göre, belediyeler sınırları içindekilerden sorumludur. Kadıköy Belediyesi’nden gelen resmi bilgilendirme yazısında şu şekilde bahsediliyor;
“5747 sayılı yasa gereği Belediye’den ayrılarak kurulması kararlaştırılan Ataşehir Belediyesi ile yapılan protokol dahilinde söz konusu parsel Kadıköy Belediyesi adına kalmıştır. Ancak Belediyemiz mülkü olup, sınırlarımız dışında kaldığından konu parsel üzerinde hizmet verme ve tesis yapma imkanı olmadığından satışı düşünülmüştür. Bu yönde 09.10.2009 tarih ve 2009/25 Meclis kararı ile satışına Kadıköy Belediye Başkanı adına yetki verilmiş olup, satış işlemleri için ihale süreci henüz başlamamıştır.”
SONUÇ
Kiralanmış, sözleşmesi yapılmış bu arazinin başkasına veya Fenerbahçe Spor Klübüne satışı mümkün gözükmüyor. Fenerbahçe Spor Klübü, Kadıköy Belediyesi ile yap-işlet-devret mantığı içerisinde belirli bir kira gelirini vermek üzere zaten anlaşmış durumda. Şimdi Kadıköy Belediyesi, hizmet veremeyeceği bir tesis için, Fenerbahçe’ye burayı satmak istiyor. Fakat, Fenerbahçe Spor Klübü, zaten 30 yılda 9 trilyon kira ödeyeceği bir yer için peşin para çıkarıp vermek istemiyor. Eğer burası satın alınacak ise, tabi ki klüp kendini düşünüp, belki daha hesaplı bir fiyata alıp, zarar etmemeye çalışıyor. Ve şu an bu satış olayı dondurulmuş gözüküyor. Böyle olunca Fenerbahçe Spor Klübü’nün işleri aksıyor.
Kısacası, yazılı basında çıkan diğer haberler gibi bu Ataşehir olayı katmerli kıyak değil, Fenerbahçe’ye katmerli zarar gibi gözüküyor.
Ve tabiki burada Kadıköy ve Türk sporu da kaybediyor.
Galatasaraylılık-2 ve İzel-Haldun-Ercan
Emrah Öner tarafından, Genel kategorisi altında, 03 Kasım 2009 tarihinde gönderildi
Bu yazı, 29 Ekim tarihli “Galatasaraylılık ve Kadıköy” yazısının 2. bölümüdür.
Aslında o yazının bir devamı olmayacaktı. Ama sağolsun, yurdum insanı 2.bölümü de yazdırır, 22. bölümü de.
Öncelikle şu ilk yazının linkini koyalım. Merak edenler okusunlar.
http://www.hurriyet.com.tr/spor/yazarlar/12806410.asp
Peki bu yazıyı yazdıktan sonra neler oldu?
www.hurriyet.com.tr‘e ve www.emrahoner.com’a yüzlerce küfür geldi, Fenerbahçe puan kaybetti, Galatasaray kazandı ve Ercan Saatçi-Metin Özülkü “Sayenizde” dedi.
Tabi bütün bunlardan önce Ercan Saatçi, Hürriyet Gazetesi Spor Koordinatörü olmuştu.
Fakat bazı arkadaşlar www.hurriyet.com.tr ile Hürriyet Gazetesi’nin idaresini aynı zannettiği için, ben o yazıyı yazdıktan sonra, “Sen de müdürün gibi özür dileyecek misin?” diye sordular. Oysaki ben ne Ercan Saatçi’yi tanırdım, ne de İzel’i. Kendilerini Büyükçekmece’de Malibu’da izleyerek büyümüştük o kadar.
Aynı tarz arkadaşlar, kendi taraftar sitelerinde Ercan Saatçi’yi hala Ertuğrul Özkök’ün damadı olarak gösterdiler. Adam boşanmış, olay bitmiş, ama Damat Ferit mevzusu onlar için devam ediyor.
Ve soruyorlar, Ertuğrul Özkök, Ercan Saatçi’yi ne zaman kovacak?
Ben size söyleyeyim ne zaman kovacak.
Onların anlayacağı dilde anlatayım, fanatikçe bilirim biraz…
Haldun Üstünel, her kavgada bir yumruğu bulunan, her olayda ismi geçen, kendi güvenlik görevlisi ile bile kavga eden, Galatasaraylılık tanımına hiç uymayan, büyük kaptan, Jr. Alemdar’ı kovduğu zaman, Ercan Saatçi de kovulacak.
Fakat zaten Haldun Üstünel de oralı değil ki.
“Kaptanımıza dokunursanız elini kırarız” diyor. Gerçi kendi de inanmıyor, çünkü kağıttan ezberden okuyor.
İşte sorun burada.
Kağıttan okuyoruz, “Türk sporcusu zeki, çevik, ahlaklıdır” lafını…
Çünkü küfür bizim hayatımızın parçası olduğunu kabul ediyoruz ama itiraf edemiyoruz.
Bizler amcalarımıza pipimizi gösteriyoruz, Mehmet Ali Erbil’e gülüyoruz, Halid Ziya Uşaklıgil’in eserini “Bitterli Behlül” pornosuna çeviriyoruz, bayanlar duymasın diyoruz, bütün tribünlerde en önde küfür eden fondöten canavarlarını görmemezlikten geliyoruz…
Fakat Milli yorumcumuz Rıdvan Dilmen’in “Altan’ın kelini görünce” olayına hala gülüyoruz…
Fatih Terim’in Osman Tamburacı’nın bıyığını nasıl sevdiğini duyunca sırıtıyoruz…
Turgay Şeren’in “Ebesine”, Gökmen Özdenak’ın “Nobresine” tebessümle yaklaşıyoruz…
Belki 50 milyon tenorle birlikte, “Bir tarafımı ye Fener” diye opera söylüyoruz.
Fakat bunlara sadece gülüyoruz…
Çünkü bunlar komik ve güzeller…
Ve iyiler…
İyi niyetliler…
Fakat “Bir tarafımı ye Fener” şarkısı ile belki Eurovision’a katılsak Mor ve Ötesi kadar puan alırız deme genişliğini gösteremiyoruz…
Fakat hasta derecede Fenerbahçe’yi seven bir popçu, bir şekilde ağzından küfür çıkınca, (kabul, gerçekten olmaması gereken bir durum, ve tabi ki başkalarının örneklerini kendine yontmak), özellikle spor müdürüyken böyle bir şey olunca çekemiyoruz.
O yukarıdaki isimleri de aşağı çekemiyoruz, fakat nedense böyle bir düşman, önemli bir yerde olunca, 2 sene önceki kasetleri ortaya çıkartıyoruz.
Belki bir yerlerde, peygamber gibi adam Oğuz Çetin’in bile kasetlerini saklıyoruz.
2 senedir bu kaydı elinde bulunduran gazeteci Kadir Çetinçalı’ya nereden buldun diye sormuyoruz…
Ercan Saatçi’ye kızabiliyoruz, Metin Özülkü gibi adama üzülmüyoruz…
Medyadaki herkesin “Aman bir yerden benim de kasedim çıkar” diye hiç bir yorum getirmemesine tepki vermiyoruz…
Ve en önemlisi…
Bütün bu küfürlerin “Onların” şaka ve espri kavramına girdiğini kabul ediyoruz, fakat Aziz Yıldırım’a ve Demirören’e cidden, organize bir şekilde küfür edilmesine kılımızı bile kıpırdatmıyoruz.
Çünkü yarın Adnan Polat’a da küfür edildiğinde, aynı şeyleri yaşayacağımızı düşünemiyoruz…
Galatasaraylılık ve Kadıköy Bölüm 2
Bu yazının ilk bölümüne öyle tepkiler geldi ki.
Tam bir Sidik Wars.
İşte, Fenerbahçeli taraftarlar Gerets’in kafasını yarmış da, o yüzden su atmışlar da, Fenerbahçe’de de Luganolar varmış da, Fenerbahçe’nin Sami Yen’de çok galibiyeti yokmuş da, Fenerbahçe’nin Avrupa başarısı yokmuş da…
Da da da….
Ya ben ifade edemedim ne anlatmak istediğimi, ya da yanlış insanlara konuşuyorum.
Hiç kimse Galatasaray’ın hiç bir hareketini küçümseyemez arkadaşlar, bunu bilin.
Çünkü;
Ben agu bugu derken, Galatasaray Kızılyıldız’dan puan alıyordu.
Benim bütün üniversite hayatım, en büyük rakibim Galatasaray’ın Çarşamba Avrupa maçlarını seyrederek geçti.
Benim takımımda Arap İsmail, Deli Nezihi, önGöbekte oynayan Müjdat Yetkiner, Abdülkerim varken, Galatasaray’da Raşit Bey, Cüneyt Bey gibi isimler vardı.
Benim takımım Wagenhausları, Demir Hotiçleri, Socienzkileri gibi transfer ederken, Galatasaray Koseckileri, Rotariuları, Simoviçleri transfer ediyordu.
Tek söylemek istediğim, ve son kez söyleceğim,
Bu Galatasaraylılık tanımı, kültürü, disiplini, olgusu ne derseniz deyin,
İster buna sportif başarıyı katın, ister etik, medeni, saygı ilkelerini de ekleyin, endüstriyel futbolda ve yozlaşma dönemin ortalarında hasara uğradığı kesindir.
Galatasaraylılık artık Hakan Şükürler, Hasan Şaşlar, Adnan Sezginler, Ardalar, pet şişeler, kavgalar, saha kapamalar, yapılamayan statlar ve 6 senedir olmayan Avrupa başarıları ile anılmaktadır.
Makro bakıldığında durumun daha da kötüye gittiğini göreceksinizdir.
Çünkü eğer Galatasaray büyük ise, veya öbür klüplerden daha büyük ise, o büyüklüğünü bir şekilde kanıtlamak zorundadır.
İster sessiz kalarak, ister medeni ölçülerde savaşarak, ister 4 kupayı da getirerek…
Ben büyüklüğün tanımını yapamam, bir büyüğün ne yapması gerektiğini bilemem, fakat şunu bilirim ki, hiç bir büyük klüp, bir bireyin küfürü için klüpten resmi bir açıklama yaparak, onu mahkemeye vererek, onla uğraşarak daha büyük olmaz.
At dayım olur
Emrah Öner tarafından, Genel kategorisi altında, 22 Ekim 2009 tarihinde gönderildi
http://okuryazar.ntvspor.net/ridvan-dilmen-fbnin-uzerine-gidersen-yenersin/ üzerine…
Hayatım boyunca 3 tane vecize nedense hiç aklımdan çıkmamıştır.
Biri; “Katıra “Baban kim?” diye sormuşlar; “At dayım olur.” demiş.
Diğeri, “Bir ağaçtan camiye direk de olur, kenefe kürek de.”
Üçüncüsü; “Fenerbahçe’nin üzerine gidersen yenersin.”
Bunlardan ilk ikisi, bin yıl önce kitaplardan, hafızalardan silinmiştir. Fakat o üçüncüsü, hiç bir zaman yok olmamıştır, her gün, her yerde, herkes tarafından söylenir ve bilinir. Hatta ilkokuldaki çocukların kitaplarının giriş sayfalarında, “Yazları sıcak ve kurak, kışları soğuk ve yağışlı, ve Fenerbahçe’nin üzerine gidersen yenersin” yazar.
Evet, Fenerbahçe’yi yenmek bu kadar basittir. Gerçi, o zaman Fenerbahçe nasıl son 6 senede 3 şampiyonluk, Şampiyonlar Ligi’nde çeyrek final görmüştür sorusu gündeme gelir, fakat istisnalar kaideyi bozmaz, şuracıkta, 3 Fenerbahçeli bir araya gelsek, bize orta sahada bassalar, sonuç hemen ortaya çıkacaktır. Bu konuya bir örnek de, Devler Ligi’nde Elvir Boliç’in takımıdır.
Bu bilgiyi herkes bilir, bir tek “ısıran yönetim” ve “tentürdiyot medya” bilmez.
Fakat sorun, Fenerbahçe’nin isme bağlı sisteme devam etmesinde değildir. Yani, sorun “Alex ve Lugano yok ise, Fenerbahçe biter” değildir. Sorun, en başında, duayenlerin bile isimlerdeki ısrarlarıdır. Çünkü bilinmelidir ki, Lugano varken de bu takım, defansif kurgudan uzaklaşmaktadır, Alex varken de ofansif kurgu hala sorgulanmaktadır.
Peki, genel olarak problem neden kaynaklanmaktadır?
11 profesyonel futbolcunun içinde 4 tane as oyuncunun altını çizersek; ki bunlar Roberto Carlos, Güiza, Dos Santos, Kazım’dır, eğer bir takımın %40’ı inanılmaz vurdumduymaz oynuyor ise sen zaten kumar oynuyorsun demektir. Maç tamamen yukarıdaki isimlerin o günkü top oynayıp oynamama keyfine bağlıdır. Yani Antalya maçının da, Manisa maçının da, Gaziantep maçının da 2-1 veya 1-2 bitme olasılığı %40’dır.
Ve senin elinde bir de son ana kadar hiç bir değişiklik yapmayan, yeniliğe hiç açık olmayan, bu maçı alamazsak da öbür maça bakarız diyen bir rahat teknik direktörün var ise, ki bu şekilde 5 rahat insan eder, problem biraz daha karmaşık hale gelmektedir.
Fakat en önemlisi, eğer 30 küsür yaşına gelmiş, senede en az 4-5 hafta sakatlanan bir Alex’den, en önemli maçlardan önce devamlı jetlag olan Lugano’dan medet umuluyorsa,
Daum’un daha önce Appiah’ı da sağ açığa fikslediği gibi Kazım’ı oraya sabitlemesi doğru bulunuyorsa,
Fenerbahçe hala sol kanat açılımı yapamamış ise,
Fenerbahçe, Volkan Demirel’e alternatif aramıyor ise,
Türkiye Milli Takım’ı Semih’ten başka bir forvet yetiştiremiyor ise, Fenerbahçe tartışmaya açık değildir.
Fakat Daum, en azından Gaziantep maçının ikinci yarısında, Mehmet Topuz’u gerçek yerine sağ kanata çekmeyerek, Özer’i erken oyuna almayarak, veya en kötü yorulana kadar Emre’yi Alex’in yerine koymayarak, Emre’nin yerine de Selçuk’u sokmayarak, Wederson’u geriye çekmeyerek, Carlos’u çıkartmayarak, yerine Dos Santos’u almayarak, yenilgiyi hazırlamıştır.
Zaten aynı sonun başlangıcı, her Fatih Terim döneminde cins cins oyuncu pozisyonlamaları ve oyuncu değişikliklerinde görülmektedir. Daum’un kaderi muhtemelen “Türkiye’de stoper yetişti de ben mi almadım” şeklinde bir basın toplantısı ile bitecektir.
Sn. Rıdvan Dilmen’in son sözüne bir son söz :
Evet, doğrudur, Gaziantep maçında defans kurgusu anlamında Lugano’nun olmayışı etkilemiştir. Fakat Sayın Rıdvan Dilmen’in yorumu şöyle düzeltilmesi daha sağlıklı olacaktır “Gaziantep maçında Fenerbahçe’nin savunma zaafı ortaya çıktı, özellikle Önder oynadığı için…”
Daum-dun futbol
Emrah Öner tarafından, Genel kategorisi altında, 20 Ekim 2009 tarihinde gönderildi
İki laz fıkrası birden; Bir kaleci maçtan sonra arkadaşını aramış; “Ya hocam, ben bir gol yedim de, bir bakar mısın, gol barajın neresinden geçti?” Başkan da “Hayırlı olsun” demiş. Bunun üzerine teknik direktör, “Ben Tabata’yı alın demedim ki, iyi futbolcu dedim” demiş.
Fenerbahçe’yi ve aurasını anladığım gün, herşeye tövbe edeceğim.
Şimdi, Galatasaray’ı iyi-kötü tartışırsın. Dersin ki mesela, yahu bu takım 4 atıyor, fakat 3 yiyor, Ayhan yoruluyor, yerine Barış’ı koyalım dersin. Galatasaray 4-3-1-2’e dönse daha iyi olur dersin. Hatta Sabri forvet oynamalı da diyebilirsin.
Yani detaylara inersin. Galatasaray birşeyler oynuyor, fakat 1-2 aksiyon şart dersin.
Fakat Fenerbahçe öyle değil ki…Daha fundamental problemleri çözemiyor ki Fenerbahçe, detaylara insin.
8 haftadır sanki Fenerbahçe dan-dun top oynamıyormuş gibi (Gençlerbirliği maçı için sözümüz meclisten dışarı), onu bırak sanki 18 yıldır Fenerbahçe her rakibini eziyormuş gibi (88-89 sezonu hariç), tüh 9da9 yapamadık deniyor.
Bakın ben size halk dilinde 9 haftanın futbolcu analizini yapayım, niye yenildiğini anlarsınız.
Eskiden TRT1’de Mustafa Yolaşan’ın Pazar programlarında Harlem’in maçları olurdu. Böyle Amerikan bayraklı şortlu hoplayıp zıplayan, potanın tepesinde dolaşan 5 tane kavruk tip. İstedikleri zaman üçlük atar, istedikleri zaman adam geçerlerdi. Aha, onlardan biri Colin Kazım. Sağ tarafta kendi kendinin sağından atıyor, kendinin solundan geçiyor.
Eskiden, ve hala öyle, mahallede maç olur, bir kişi kesin eksiktir. Hüseyin Amca’yı çağırırsın, gelir, sağa sola devamlı “Koşun gençler, pres yapın” der, kendi hiç koşamaz. Yanından vızır vızır geçerler, bir de muhakkak keldir. Aha, bu da Roberto Carlos.
Maçtan önce ısınırsın. Karşı tarafta bir oyuncu vardır. Topu ensesinde, antrikotunda sektirir. Maç başlar, buna bir yatarak girerler, bir daha maça da gelmez. Bu da Dos Santos.
İyi topçu diye maça özel birini getirirsin. Adam forvete geçer, hiç konuşmaz, sittim sene geri gelmez. Maç biter, arabasına atlar gider. Bu da Güiza.
Bir de, bütün bunların başında biri olur. Organizasyonu o yapar, top onundur, sahayı o ayarlar ve adamları o bulur. Eğer adamla iyi geçinmezsen, seni bir daha çağırmaz. Eğer damarına basarsan, seni siler. Eğer bir şekilde bağın yoksa, sittim sene seni bir maçta oynatmaz. Çekirdeğini parçalarsın, adamın inadını kıramazsın. Bu da Erol Taş değil, herhalde.
Bu kadar kişiye, bu kadar cins insana, bu kadar yanlış transfere rağmen 8’de 8 büyük başarıdır, kıymet bilmek gerekir.
Fakat, nerede?
Türk insanı işte…
Ne kıymet bilir, ne de ne olacağım der…
Sevgili günlük
Emrah Öner tarafından, Genel kategorisi altında, 16 Ekim 2009 tarihinde gönderildi
Sevgili günlük,
Uzun zamandır sana yazamıyorum. Geçen hafta yoğun bir haftaydı, sen de biliyorsun. A Milli Takımımız’ın 2.torbadan girip altındaki 4 takımdan 8 maçta sadece 15 puan alması, Fatih Terim açılımı, Ermenistan maçının bir tek spor ile alakası olmaması, Rüştü’nün futbolu hala bırakmama ihtimali derken Lig’imize geri döndük. Yarın önemli bir maçımız var. Sanırım, bu maç ile üst üste 9.galibiyetimizi alacağız. Esas önemli olan 11.haftadaki Kayseri maçı. Bakalım 11 hafta üst üste yenebilecek miyiz? Ondan sonra 2 hafta bay geçiyoruz. Sonra çok daha önemli bir maç var. Kasımpaşa bize geliyor.
Malesef bazı sakatlıklarımız var. Lugano ve Dos Santos da yorgun gelecekler. Özellikle Lugano, play-off’lara kaldığı için mental açıdan da yorgun. Fakat, Lugano uyurken bile pres yaptığı için, ben onun yorgunluğunu yerim. Lakin, ben şunu anlamıyorum, Santos’u niye oraya kadar yoruyorlar? Çocukcağızın zaten dili dışarda. Artı ben Cristian’ı izlemeye gittiğimde görmüş, almıştım. Nereden bileyim bu kadar Milli Takım’a çağıracaklarını? Adam haftasonu Kadıköy’de, Salı günü Şili’de, Perşembe Antep’de. Adını yazacak derman kalmaz insanda.
Daum, geçen gün bir bilmece gibi birşey söyledi. Fenerbahçe’nin A’sı şu, B’si şu, F’si şu diye. Daum, çok kurt hoca. Fenerbahçe ile birlikte Milli Takımlar teknik direktörlüğüne getirilme durumu olunca, konuyu başka yere çekmeye çalıştı. Fakat Mahmut Uslu bunu yemedi. Hemen cevabını verdi. Aziz Yıldırım ve yönetim, Tanjevic konusunda tecrübeli olduğu için bu konuda tavırları net ve kesindi.
Fakat ben birşeyi anlamıyorum. Milli Takım menajerliğinde benim de ismim geçiyor, fakat yönetim benim için bir açıklama yapmadı. Acaba gidiyor muyum? Acaba Hiddink ile iyi bir ikili olur muyuz? Acaba Hiddink beni hatırlıyor mudur? Acaba sözleşmem de “Sadece Milli Takım’a gidebilir” diye mi yazıyor? Sözleşmeme tekrar bir baksam iyi olacak.
Takım iyi çalışıyor. Özer, maşallah dozer gibi. Daum biraz inatçı olmasa, belki yarın Bekir, Mehmet Topuz, Özer hepsi oynayabilir. Çünkü zaten Milli Takım’larından dönenler yorgun, bu maçta oynatmayacaksın da Avrupa Ligi finalinde mi oynatacaksın? Geçen gün antrenmandan bir çocuk kovdum. Meğer bizim Abdülkadirmiş. Ne bileyim, çocukların hepsinin yüzünü unuttuk.
Fakat Daum’un hakkını yemeyelim. Enkaz devraldığı doğru.Herşeye baştan başladı. Bence Fenerbahçe’nin A’sı derken, futbolun A’sından başlattığını ima ediyor. Başkan da bu sene beni getirerek çok akıllı bir iş yaptı. Eğer beni almasaydı, şu an Bank Asya’daydık. Adamcağızın bu sene de gıkı çıkmıyor zaten, nazar değmesin. Bir de şu Güiza ile Deivid’i doyurmaktan vazgeçse, herşey çok güzel olacak. Her ay başında hesaplarına 500’er milyar yatınca, benim gibi efendi adam bile deliriyor. Sen de biliyorsun, her gün klübe geliyorum, sabahtan akşama kadar kafa patlatıyorum. Neyse sorun değil, bizler ne de olsa pazara kadar değil, mezara kadar Fenerbahçe’liyiz.
Sevgili günlük, şimdilik bu kadar. Hafta içi Romanya’dayız. Gelince, inşallah güzel günlerimi sana not edeceğim. Sana Romanya’dan post-it, fosforlu kalem getireceğim.
Sağlıcakla kal.
SistemSizsiniz
Emrah Öner tarafından, Genel kategorisi altında, 14 Ekim 2009 tarihinde gönderildi
Türk İnsanı, eğer A, B, C, Z, U15, U13, U5 Milli Takımları’nın kısa vadede bütün turnuvalara katıldığını, turnuvalarda gruptan çıkıp finaller oynadığını görmek istiyorsa, yarın sabah ezanı ile Mircea Lucescu’yu göreve getirmelidir. Fakat sözleşmeye bir de şart koyulmalıdır. O da, Lucescu’nun Fenerbahçe, Galatasaray, Beşiktaş, Tokatspor, Afyonkarahisar ve diğer bütün takımlarının da teknik direktörü olması şartıdır.
Ve en sonunda Fatih Terim’i gönderdik.
Niye böyle olduğuna dair gazetelerde onlarca madde, yüzlerce neden, binlerce olay.
Nihat varmış, Gökdeniz yokmuş, Fatih Terim Mesut’a gitmemiş, Oğuz ile Metin Tekin kılıbıkmış, Mahmut Özgener Fatih Terim’i başı boş bırakmış, Kayseri’nin çimleri kötüymüş falan filan.
Eğer Dünya Kupası’na gitseydik, ara başlıklar şöyle;
Fatih Terim, otobüste Emre ile kavga eden “iddiacı” Gökdeniz’i kadro dışarı ederek takımda huzur sağladı.
Mesut Özil yerine “Türk”leri seçti. Ruh ortaya çıktı..
Oğuz ile Metin, 40 yıllık dostluğun zaferi.
Özgener, her başarılı teknik direktörün arkasındaki Başkan.
Maçı Kayseri’ye alarak karşı takımın oynunu bozduk falan filan.
Sorunun isimler olmadığını, küçük beyinlerin isimlerle, büyük beyinlerin de sistemlerle uğraştığını anladığımız gün bu iş bitecek.
Bitecek de, bitene kadar anamız ağlayacak.
Bu kesin.
Çünkü, sorunu sadece Fatih Terim, Mustafa Denizli, Ersun Yanal zannediyoruz.
Sorun Ertuğrul Sağlam ile, Lippi ile, Hippi ile çözülecek zannediyoruz.
Aynı Recep Tayyip Erdoğan gidince herşey çözülecekmiş gibi.
Aynı Osman Durmuşlar, Atilla Koçlar gidince herşeyin pespembe olacağına inandığımız gibi.
Veya Aziz Yıldırımlar’ın, Yıldırım Demirörenler’in gitmelerini istememiz gibi…
Sorunun sistemsizlik olduğunu görmüyoruz.
Çünkü biz biliyoruz ki, bize sistem, uzun vade, sabır, makro, disiplin kelimeleri uymaz, yakışmaz.
Biz istiyoruz ki hemen Lucescu veya Daum gelsin, şampiyon yapsın, sonra ne yaparsa yapsın.
Ve bazı şeyleri görmüyoruz.
Feyyazlardan, Tanjulardan, Hakan Şükürlerden sonra 70 milyondan sadece Genç Semih’in çıktığını,
Defansta Önder diye bir dambılı oynattığımızı,
Türkiye’de yetiştirip Avrupa’ya gönderdiğimiz tek oyuncunun Stoke City’de bile oynamadığını görmüyoruz.
100 futbolcunun 80’nin niye devamlı sakatlık geçirdiğini araştırmıyoruz.
Fakat biz 6+2 yapmasını çok iyi biliyoruz.
Biz yeşil alanları, top sahalarını 100 katlı rezidans yapmayı çok iyi biliyoruz.
Biz Fatih Terim’e 150 milyar verirken car car konuşuyoruz, fakat Deivid’e, Linderoth’a, Delgado’ya ayda 500 milyar verirken susuyoruz.
Biz her zaman en iyi yaptığımızı şeyi yapıyoruz.
Biz günü kurtarmaya çalışıyoruz, sonra Allah büyük diyoruz.
O da yardım etmezse, yarın ola hayrola diyoruz.
Ulan o da olmazsa, koy dibine diyoruz.
Sonra kıçımızı dönüp uyuyoruz.
Tıpkı Dünya Kupası üçüncüsü olduktan sonra Avrupa Şampiyonası’na gidemediğimiz akşam gibi.
Tıpkı Avrupa üçüncüsü olduktan sonra Dünya Kupası’na gidemediğimiz akşam gibi.
Gri Kartal
Emrah Öner tarafından, Genel kategorisi altında, 10 Ekim 2009 tarihinde gönderildi
Ve Türkiye Futbol Federasyonu Ankaraspor’u Süper Lig’den kovdu.

Sağolsun, Federasyon her ince detayı düşündü ve açıkladı; rakipler 3-0 hükmen galip sayılacak, bu maçlarda atılan goller gol krallığı sıralamasında dikkate alınacak, Ankaraspor’lu futbolcuların 22 Ekim saat 23:59’a kadar transfer imkanı doğacak, Bank Asya’ya 2 takım düşecek vs.
Bunların hepsini maşallah iyi düşünmüşler, iyi taşınmışlar.
Peki hiç akıllarına gelmiş midir ki, bu olayları buraya kadar getiren adamlar öbür sene yine Süper Lig’e gelirse, kaldı ki Ankara’da Belediye Başkanı değişmediği sürece gelir, sen adamlara ne diyeceksin? “Yahu biz o gün eksik bir açıklama yapmışız, malesef Süper Lig’e alamıyoruz” mu diyeceksin?
Bu adamların ne zaman, ne şekilde Süper Lig’e tekrar gelişi yasak değil? Hükümet ve Federasyon değişince gelebilirler mi?
Örneğin, Ankaragücü bu sene küme düştüğü takdirde, Ankaragücü’nü mü burada mı, orada mı tutacaksın, yoksa Ankaraspor’u bir alt kümeye daha mı düşüreceksin? Öyle ya, bu iki takımın bir araya gelmesi yasak.
Sen Ankaragücü ile Ankaraspor’u birleştirmemeye çalışıyorsun, zaten 8 tane futbolcu Ankaragücü’ne gitmiş, yöneticilerin cezasını 3 aya indirmişsin, adamlar Ankaragücü’nde yine mesaiye başlayacaklar, eğer bu 15 gün transfer izni verdiğin dönemde geriye kalan 15-20 futbolcuyu kimse almaz, Ankaragücü hepsini cüzzi bir rakama alırsa, Ankaragücü ile Ankaraspor tamamen birleşmiş olmuyor mu? O zaman ne diyeceksin? Bir tek geriye Ankaraspor’un Teknik Direktörü kalmayacak mı? Hikmet Karaman, yardımcı antrenörlüğü kabul ederse, ben birleşmeye müsade etmedim nasıl diyeceksin?
Sen, bütün bunların olacağını Melih Gökçek daha önceden bilmiyor mu zannediyorsun?
Peki, buna ne diyeceksin?
Bu sene Ocak ayında Fenerbahçe, bir senelik Deivid parasına (3.5 Milyon Euro) Kartalspor’u satın aldığı haberleri çıkmıştı. Hatta bir ara başkan Cemil Turan olacaktı ama Fenerbahçe bunu yalanladı.
Kartalspor ve Fenerbahçe ilişkisini hepimiz biliyoruz. Volkan Demirel, Servet Çetinler hep bu organik ilişkilerden doğmuştur. Aynı ilişki Beylerbeyi – Galatasaray’da da vardır. Kartalspor Bank Asya Ligi’nde şu an 2. sırada. Oldu ya, bu adamlar Süper Lig’e geldiler, Kartalspor-Fenerbahçe ilişkisi yasal olarak nasıl açıklanacak?
Tamam, belki Fenerbahçe Kartalspor’un sahibi değil, zaten yasada bir klübün sahibi bir başka klüp olduğu takdirde Lig’den düşer yazmıyor.
Fakat resmi olmayan ilişkiler sayılmayacak mı?
Örneğin, Oftaş buralardayken hiç mi Lig’in kaderi ile oynamadı?
Bütün bunların mantığında, ilerde olası bir Fenerbahçe-Kartal Lig’inde Fenerbahçe’ye de ceza vermek zorunda kalmamak için mi Ankaragücü’ne ceza verilmedi?
Bir başka örnek, Gaziantep B.Ş.Bld.Spor, bu sene Süper Lig’e çıksa, bu olaylardan sonra Gaziantep ile beraber siz öyle kardeş kardeş, uslu uslu oturun mu denecek?
Belediye takımları ile gerçek ve en net karar ne zaman alınacak?
Gaziantep ile Gaziantep Büyükşehir Bld. hiç birleşmese, fakat bir takımdan diğerine yönetici transfer olsa problem olacak mı, olmayacak mı?
Federasyon zaten Milli takımı bugünlere getirerek büyük bir skandala imza atmıştır, fakat bu küme düşürme kararı ile daha da büyük bir taşın altına da elini sokmuştur.
Doğru veya yanlış yaptı demiyorum fakat bu konu en az Din ve Devlet işlerinin ayrılması gerekmesi kadar ince bir mevzudur.
Bu, çok iyi düşünülmesi gereken bir konudur.
Yanlış bir karar zaten spora siyaseti sokmuş arkadaşları, daha zeki, daha çevik, daha ahlaklı olmalarını sağlar.
Çekirge, bir sıçrar, iki sıçrar, üçüncüde
Emrah Öner tarafından, Genel kategorisi altında, 06 Ekim 2009 tarihinde gönderildi
Alain Prost, bir demecinde şöyle der; “Aracın ne kadar hızlı olursa olsun veya sen ne kadar hızlı olursan ol, eğer dikiz aynanda hala rakibini görüyorsan, geçilmeye mahkumsundur.” 
Öyle bir hafta yaşadık ki, Galataray rezil oldu, Fenerbahçe vezir oldu, Beşiktaş dayak manyağı oldu, Bursa memnun oldu, Trabzon kanser oldu, Sivas’a iyi oldu, Eskişehir deli oldu, Ankara’ya ne oldu? vs.
Bu böyle sonsuza ıraksar.
Iraksar fakat bu bizim Türk Milleti olarak özelliklerimizi değiştirmez.
Çünkü;
Arda’yı geçen hafta 30 milyon Euro’ya Barcelona’ya satmadık, bu hafta çocuğu itin bir tarafına soktuk hala çıkarmadık.
Fenerbahçe dedik, kanserojen dedik, uykuda bile çekilmiyor dedik, bileti 55 TL’den 44’e düşürdük, bir hafta sonra Guinness’e geçirdik.
Alex dedik, yürüyor dedik, kışın üşür dedik, şimdi heykelini diktik.
Beşiktaş dedik, Seba dedik, efendi dedik, saygı dedik, herhalde o gün sahada bir tek Nouma’yı dövmedik.
Bir tek Trabzon’a birşey demedik, o da garibim, orada kendi başına uslu uslu oturuyor zaten.
Şimdi şunu hemen söyleyelim.
Bir kere bütün bunlar çelişki falan değil.
Türkiye’de her zaman iki tür futbolsever var.
Bunların kafası 1 ve 0 çalışıyor. Griyi bilmiyorlar.
Yani, Arda’yı seven adam hala hayvanlar gibi çok seviyor, Alex’i sevmeyen adam hala hiç sevmiyor, nefret ediyor.
Fenerbahçe’yi beğenmeyen adam hala hiç beğenmiyor veya Galatasaray’ı beğenen adam bir tane bile laf kondurtmuyor.
Bunları karıştırmayalım.
Sadece bazılarının daha sırası değil.
Onların sırası da gelecek.
Bir başka örnek;
Arda 2 gol atıyor, 20 yaşında kaptanlık pazu bandını takıyoruz, Metin Oktay forması falan giydiriyoruz, adama Messi diyoruz.
Fakat takım yenilince, sabaha kadar Play Station oynuyor diyoruz, erken yat, fazla sevişme, eğer yapacaksan 35 yaşından sonra futbolu bıraktıktan sonra seviş, gez, Ferrari al diyoruz.
Galatasaray, bu sene 150 gol atar, Avrupa Ligi’ni alır, onu alır, bunu alır diyoruz.
Lakin bir yenilgide Rijkaard’ın Z planı yok ki, adam değil oğlum bu, Surinamlı zaten, Rotterdam’ı küme düşürdü diyoruz.
Alex, Twente maçında hiç ortaya çıkmıyor, adamın futbolculuğunu siliyoruz.
Kıçıkırık bir lig maçında 2 tane topa dokunuyor, koskoca boğa heykelini siliyoruz, yerine onunkini koyuyoruz.
Zaten biz bunu hep yapıyoruz.
Çünkü, bizim elimizin ayarı hiç yoktur.
Biz limitimizi hiç bilmeyiz.
Bu yüzden ne “Eşek şakası”nın İngilizcesi vardır, ne de “Vur dedik, öldürdün”ünün Almancası…
Korkuyorum, Fenerbahçe’yi tam Galatasaray maçı öncesi göklere çıkardılar.
Korkuyorum, çünkü sırf bu stresten dolayı Galatasaray’ı, Kadıköy’de bir milat maçına çıkaracaklar.
Hatırlarsanız, Beşiktaş’ın Kadıköy’deki Japon Bayrağı esprisi öyle günlere denk gelmiştir.
Yine hatırlarsanız, 80’lerin ortalarından, 90ların başına kadar, o güne kadar Beşiktaş’tan belki her maç 3-5 yiyen Fenerbahçe, 93-94 senesinde Uche ile, Gordon Milne’li Beşiktaş’a son saniye golü atarken İnönü Stadındaki maçlar için artık yeni bir sayfa açmıştır.
Sırf bu yüzden, Fenerbahçe’nin Kadıköy’de yenilmezlik ünvanını Galatasaray’a bırakıp, şarkılara güfte olacağına, Fenerbahçe’nin Antep’te yenilmesini isterim.
Eğer Fenerbahçe hakkaten güçlü ise, eğer maç seçmiyor ise, eğer hakkaten profesyonel yönetiliyor ise, eğer istikrarlı ise en yakın rakibini Kadıköy’de ezip geçerek puan farkını 10.hafta 8 puana çıkarması gerekir.
Fakat, Türkiye Lig’i binlerce işaretlerle dolu bir Lig’dir.
O yüzden biraz ürkütücüdür.
Örneğin, Galatasaray Elano’nun ilk 11 oynamaya başladığı 3 maçın sonunda yenilmiştir.
Bu bir işarettir, fakat Rijkaard bunu anlamamıştır.
Mesela bütün insanlık Sabri’yi işaret etmiştir, fakat Yüce Rabbim sistemi değişmesine sebep olan Elano’yu göndermiştir.
İlk önce Eskişehir maçında beraberlik, ardından yine Sturm Graz beraberliği, ve en son Ankaragücü maçında hakedilen bir rezillik.
3 günde bir maç.
Toplam 3 maç, 3 puanı gören yok.
Son maç da 3-0.
İşte o yüzden Allah’ın hakkı Üç’dür.
O yüzden bir, iki, üç, tıp! diye oyun vardır.
O yüzden 3 korner bir penaltıdır.
O yüzden şöyle bir atasözümüz vardır.
Çekirge bir sıçrar, iki sıçrar, üçüncüsünde ağzına….
Sıçrar.







Son Yorumlar